Ara 02

AKP kaybederse hangi kavramlar kazanır?

AKP kaybederse hangi kavramlar kazanır?

 

AKP kaybederse kavram olarak “Türk”, “Türk Milleti”, “Atatürk”, “Türk Milliyetçiliği” kaybettikleri mevzilerine geri döner. “Türkiye” kavramı kazanır ne olduğunu, söyleyenlerin de bilmediği “Yeni Türkiye” kavramı kaybeder!

“Demokrasi” kavramı kazanır, totaliter yönetimi maskelemek için kullanılan “ileri demokrasi” kavramı kaybeder!

Türk milliyetçiliğini ayakların altına alanlar onu başların üstüne koymaya başlar.

“Milletimiz” kavramı, yerini “Türk Milleti” kavramına terk eder.

“Tek Devlet” kavramı, tedavülden çekilir yerini “Türk Devleti” kavramı alır.

“Mustafa Kemal” kavramı “Mustafa Kemal Atatürk” olarak söylenir olur.

Türk Milleti her Allah’ın günü “Türk, Kürt, Çerkez, Arnavut, Arap, Gürcü, Alevi, Sünni” olarak, bayağı kesir gibi etnik ve mezhep olarak atomize olmaktan kurtulur.

AKP kaybederse Barzani yanıltacağı, PKK “çözüm sürecinde” aldatacağı, FETÖ “aynı menzile yürürken” kandıracağı ortağını kaybeder. ABD’nin Büyük Ortadoğu Projesi eş başkanlığı büyük bir darbe yer. AKP kaybederse FETÖ devleti, PKK sokakları, Yunan Adaları ele geçirirken seyredenler kaybetmiş olur!

Aklını kinine kurban etmiş olanların Atatürk‘e saldırıları bıçakla kesilmiş gibi durur! “Akil Adamlar” akıllarına kavuşur!

Bir de bakarsınız ki Süleyman Şah Türbesi tarihteki yerine döner!

 

AKP kaybederse Millet kazanır?

AKP kaybederse tek tip televizyon, tek düze akademisyen, tek kişinin konuştuğu siyaset, önemini yitirir. Türkiye tek yüz seyretmekten, tek ses dinlemekten, yargının tepesindeki bazı isimler de çay toplama seanslarına katılmaktan kurtulur. Yirmi dört saat bir kişinin, bir zihniyetin konuştuğu ve konuşturulduğu Türkiye’den herkesin konuşabildiği Türkiye’ye geçilmiş olur!

Türkiye’nin en az yarısı her gün inkâr edilmekten, aşağılanmaktan ve ötekileşmekten kurtulur. Gerçeğin öbür tarafı sessiz sedasız yerine döner! Partinin devletinden Türk Milletinin devletine geçilmiş olur. Partinin Cumhurbaşkanı gider yerine devletin ve Cumhurun Başkanı gelir. Bir kişilik demokrasi gider seksen milyonun iradesiyle teşekkül eden demokrasi zuhur eder.

2002 yılında ekonomik krize ve toplumsal öfkeye kurban edilmiş olan on beş yıllık siyasi belirsizlik sona erdirilmiş olur.

“Yüz milyon dolar” vererek havuz oluşturanlar, ihaleleri kaybetmeye başlar.

“Siyasi Partili Cumhurbaşkanlığı” adı altında talep edilen millî kölelik reddedilmiş, Türk Milleti siyasi rüştünü bir kez daha dost ve düşmana göstermiş olur.

İşin özü 2019 seçimlerinde iktidarın kaybetmesi her şeyin aslına dönmesine büyük katkı sağlar. Hayaller âleminde yanılan, yanıltılan Türkiye’den gerçek Türkiye’ye geçilmiş olur!

 

Alıntı: Özcan YENİÇERİ

Ara 01

“Hınk” deyici!

“HINK” DEYİCİLERİN ÇOĞALDIĞI BU GÜNLERİ ANLATIYOR SANKİ!

“HINK” DEYİCİ
Hoca’nın kadılığında, huzuruna iki kişi getirilmiş. Biri güçlü, kuvvetli, pehlivan gibi, diğeri sıska, çelimsiz ama gözler fel-fecir. İkiside birbirine kızgın, öfkeli… İkiside birbirinden şikayatçi… Anlatın bakalım demiş Hoca efendi, Nedir mesele?

Desturu alan sıska yayından çıkan ok gibi atlamış lafa…
Adaletinize sığınırım Hocam, diyerek başlamı lafa… Ben bu adamdan davacıyım. Bu adam omzunda tokmağı ile dibek dövülür diye çığırarak sokak, sokak gezerdi. Derken hanenin birinden iş aldı. Hane sahibi ile 10 akçeye anlaştılar, sonra dibekte bulguru dövmeye başladı. Ama işi eksik yapıyordu. Tokmağı her kaldırıp vurduğunda hınk demiyordu. Yanına sokuldum dedim bu iş böyle olmaz eksik yapıyorsun, tokmağı dibeğe her vurduğunda hışımla hınk demen lazım. Bana hak verecek yerde beni tersledi git başımdan dedi. Lakin ben yinede iş tamam olsun diye yanında durdum, onun her tokmağı indirişinde bütün kuvvetime hınk dedim. Böylelikle iş bitirildi. Hane sahibine dövülen bulgurlar teslim edildi. Sonrasında da hane sahibi sözleştikleri akçeleri bir bir bu dibek dövücünün avucuna saydı. Bu adamda aldığı akçeleri direk kesesinin içine koyup dönüp arkasını gitmeye kalktı. Bende karşısına dikildim dur hemşerim dedim dibeği sen dövdün bende yanında hınk dedim bu işi beraber yaptık aldığın parada benimde hakkım var. Bana payımı ver dedim. Bunun üzerine bana kızdı, sövdü, beni itekledi. Bende hakkımı yedirmem sana diye veryansın ettim, bağırış, çığırışımızı duyan zabitlerde bizi kolumuzdan tutup sizin huzurunuza getirdi. Vaziyet aynen böyledir, ben bu adamdan hakkımı isterim. diyerek sözünü bitirir.
Hoca Efendi Dibek dövücüye döner ve Onu dinledik var mı bir sözün? diye sorar.
Cüsseli dibek dövücü utanıp, sıkılarak, mahçup bir şekilde; benim elimden iş gelir, ağzım laf yapmayı bilmez Kadı Efendi diyerek cevaplar.

Hoca efendide Alaa, gereği düşünüldü diye kararını bildirir. Döner dibek dövücüye, çıkart bakalım belindeki akçe kesesini de bana uzat! der. Dibek dövücü boynu bükük, belindeki keseyi çıkartıp hocanın avucuna mahzun bir şekilde bırakır. Sonrasında hınk deyiciyi gel bakalım yamacıma diye çağırır. Hınk deyici büyük bir iştah ve şevk ile hocanın yanına doğru atılır. O esnada dev gibi dibek dövücü kahrından iki büklüm olmuş, ayakta zor duruyordur. Hoca elindeki akçe kesesini ucundan tutarak havaya kaldırır, hınk deyicinin kulağına doğru götürür. Kulağının tam hizasında keseyi biraz sallayarak şıngırdatır. Sonra ağzı kulaklarında, mahkemeden galip geldiğini zanneden hınk deyiciye dönüp der ki; Duydun mu akçelerin sesini… Duydum duydum diye coşkuyla cevap verir Hınk Deyici… Hocada “Şimdi tamam oldu, adalet yerini buldu.” der. Dibeği döven akçe kesesini, dibek dövenin yanında hınk diyende akçelerin şıngırtısını alır. diyerek mahkemeyi bitirir. Dibek dövücü şükrederek, hınk deyici de kahrolarak kadılık makamından ayrılırlar.

Kas 30

Mehmetçik Vakfı

       Mehmetçik Vakfı

 

       Mehmetçik Vakfı, eski deyimle hâdim-ül asâkir, yani yardıma muhtaç askerlere yardım eden bir vakıftır…

Milyonlarca yurttaşımız vakfa yardımda yarışıyor, güzel bir birliktelik ve dayanışma sergiliyor…

Halen 8 bin 795 Mehmetçik ailesine, 7 milyon 100 bin lira aylık yardımı yapılıyor. Bu yardımın yıllık tutarı 85 milyon 200 bin lira… Bugüne kadar yapılan yardım miktarı da 667 milyon 376 bin 256 lira, dağıtılan kurban eti ise hayli fazla…

Vakfın 7 ilimizde kesimhanesi bulunuyor; buralarda kesilen kurbanların etleri o illerdeki Mehmetçik ailelerine, şehit, engelli ve malûl gazilere dağıtılıyor. Kalan etler ise kavurma haline getirilip kutulara konuyor ve ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyor… Bunlar yapılırken hijyene de mutlaka dikkat ediliyor…

Kurbanlar, veteriner hekim ve din görevlisi nezaretinde İslami kurallara göre kesiliyor…

Vakfın başında emekli Tümgeneral Yaşar Bal var, ekibinde sivil elemanların yanı sıra emekli ordu mensupları da görevli; hepsi vakfı daha ileri taşımanın mücadelesini veriyor…

 Kurban Bayramı geçti diye hayıflanmayın; vakfa her zaman her türlü yardımı yapabilirsiniz, Mehmetçik Sigorta‘ya da sağlık ve hayat sigortası yaptırarak hem kendinize hem vakfa katkıda bulunabilirsiniz…

İç ve dış düşmanlara karşı yurdumuzu, bayrağımızı, cumhuriyetimizi, üniter devlet yapımızı, hukukumuzu koruyan Mehmetçikler için ne yapsak azdır.

 

Alıntı: Yeniçağ

Kas 29

Ali Emîrî Efendi (l854-l924)

Ali Emîrî Efendi (l854-l924)

 

Ali Emîrî Efendi daha dokuz yaşındayken kitap sevdasına düşer ve ölünceye kadar da bu sevdasını sürdürür

Meşhur Millet Kütüphânesi‘niN; ömrü boyunca büyük fedakârlıklarla topladığı l6.000 cilt yazma ve matbû eserle l916 yılında onun tarafından kurulduğunu kitapla âşina olanlar bilirler. Yokluk çektiği günlerde bile, büyük paralar teklif edilmesine rağmen bir kitabını dahi satmayan Alî Emîrî Efendi, böylelikle bu ülkeye emsalsiz bir kütüphâne bırakır. Bu muhteşem kütüphâneye kendi adının verilmesi yerine Millet Kütüphânesi denmesini ister.

Değerli bir kitabı dostlarına göstereceği zaman “Alın, bakın, inceleyin” sözleri yerine “Ziyaret buyurun” demesiyle kitap-kültür adabına edebî bir usul getirmiştir. Kitap yârânının efendisi dediğimiz Ali Emîrî‘nin bu muhteşem hasleti ilkokuldan üniversiteye kadar bütün nesillere anlatılmalı.

Okuduğu kitapları uykusunda tekrar eden adam!

Kitap tiryakilerinin araştırmacısı Dursun Gürlek‘in “Ayaklı Kütüphâneler” kitabından aldığımız bilgilere göre, devrinin en şedit kitap tiryakisi olan bu zat uykudan önce okuduğu kitapları uykusunda yüksek sesle tekrar edermiş. Daha çocuk yaşta aşırı kitap okumaktan hastalanır ve doktor ona okumayı bir süre bırakıp gezmeyi tavsiye eder. Fakat o okumaktan asla vaz geçmez.

Babası ona on beş yaşındayken ticaretle uğraşsın diye dükkân açar.

Açar açmasına da, gelen müşteriye “Mal orada, fiyatı şudur, alacaksanız indireyim, yoksa beni boş yere meşgul etmeyin” diyerek kitap okumayı sürdürür.

Zarar ettiğini gören babası onu dükkândan uzaklaştırmak zorunda kalır.

Onun, bin yıllık değeri olan Kaşgarlı Mahmud’un, Divanü Lûgat’it Türk isimli el yazması eserini nasıl bulduğunu okumak, insanı gerçekten ilmî heyecanlara ve âbideleşen bir kitap tiryakisinin ruhuna tazimde bulunmaya sevk ediyor.

Yaşlı bir hanımın otuz altın liraya satılması için sahafa bıraktığı Divanü Lûgat’it Türk’ü görünce heyecandan kalbi çarpmaya başlar ve kendinden geçer. Üzerinde on beş lira vardır. Kalanını oradan geçmekte olan bir dostundan temin eder, sahafa da üç lira bahşiş vererek, o zamana göre yüksek bir meblağ sayılabilen otuz üç liraya bu büyük eseri alır.

Sahaf eserin önemini anlar da vazgeçer diye hemen uzaklaşır ve “Bu, kitap değil, Türkistan ülkesidir. Türkistan değil, bütün cihandır” diyerek sevine sevine evine gider.

 

Alıntı:  Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

Kas 28

İktidarın önlenemez çöküşü!

İktidarın önlenemez çöküşü!

 

Türkiye, on beş yıldır her söylediği alkışlanan, itirazsız yerine getirilen ve onaylanan tek kişinin basiretine ve ferasetine emanet edilmiştir.

Öyle ki Reis, “Başbakan Ahmet Davutoğlu gitmeli” dediğinde, Davutoğlu’nun kendisi bile ‘el hak doğru söylüyor… Benim gitmem gerekir’ anlamına gelen tavırlar sergilemişti.

Böyle bir durumda Davutoğlu’nun aklına ne Başbakan olduğu, ne seçim kazandığı ne de seçildiği gelmiştir!

Yeni Başbakanın Binali Yıldırım olması gerektiğine yönelik bir işareti Reis verdiğinde derhal Binali Yıldırım delegasyon tarafından onaylanmıştır.

‘Anayasa değişmeli… Cumhurbaşkanı parti genel başkanı olmalı’ dediğinde gereği sorgusuz sualsiz yerine getirilmiştir.

Tek kişi karar verince!

Yeni sistemde ‘Başbakana gerek yok… Cumhurbaşkanı aynı zamanda başbakanın işlevini de görmelidir’ demiş, gereği derhal yerine getirilmiştir.

Başbakan, Türkiye’nin yönetimi için Cumhurbaşkanının yeterli olduğuna, -başbakana- kendisine ihtiyaç olmadığına yönelik referandum kampanyasını bizzat yönetmiştir.

Tek başına tek bir kişiye hem partiyi, hem hükümeti hem de ülkeyi yönetme görevi yüklenmiştir.

Reis de yeni anayasal düzenlemeye uygun bir biçimde ülkeyi yönetmeye başlıyor!

“TEOG kalksın” diyor.

Millî Eğitim Bakanı TEOG’un öğrenciler için ne denli kötü bir sınav olduğundan bahisle derhal TEOG’u kaldırıyor…

‘Motorlu Taşıtlar Vergisi zammı fazla, insin’ diyor.

Maliye Bakanı ‘her ne kadar %40 demişsek de %15 yeterlidir’ diyor.

‘Metal yorgunluğu var… Şu şu il başkanları ve belediye başkanları değişsin’ diyor, “Kadir Abi” başta olmak üzere istifalar başlıyor!

Buraya nereden, nasıl gelindi!

Her şey ona ‘dokunmak bile ibadettir… (haşa) yaratıcının vasıflarına sahip… dünya lideri’ söylemleriyle başladı.

Bundan üç-beş sene önce Türkiye’de bakanlık yapmış bir zat aynen şu cümleleri kurmuştur: “Başbakan uçurumdan atlarsa, bize yakışan onunla uçuruma atlamaktır. Biz bunu yaparız”.

Her nedense arkadaşın aklına Başbakanı uçuruma atlamaktan alıkoyacak bir fikir hiç gelmiyor.

Bir milletvekili Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın ölümüne arkasında olduklarını anlatırken, “Biatsa biat, itaatse itaat, ölümüne arkasında duruyoruz. Evet biz biatcıyız” diyor.

Bu milletvekilinin aklına kayıtsız şartsız biat gelirken hiçbir zaman itiraz, ikaz ya da liyakat gelmiyor.  

Ve “Dünya lideri” hangi belediye başkanının görevden ayrılacağını, kimin göreve geleceğini belirliyor.

Bir belediye başkanı görevden alınacağını duyunca “Bundan 15 yıl önce ben sıradan bir adamken asla oturamayacağım bir koltukta, onun sayesinde 15 yıl oturdum. ‘Kalk o koltuktan’ dediğinde, zerre kadar kırgınlık duyarsam kanım kurusun” diyor.

Biat, itaat, sadakat derken itirazı, ikazı ve liyakati unutmuş kadrolarda metal yorgunluğu zuhur etmiş oluyor.

 

Alıntı: Özcan YENİÇERİ

Kas 27

Altın Sözler

Altın Sözler

* Dünyanın her tarafında öğretmenler, insan topluluğunun en fedakar ve muhterem unsurlarıdır. (Atatürk)

* Bir millet irfan ordusuna malik olmadıkça, savaş meydanlarında ne kadar parlar zaferler elde ederse etsin, o zaferlerin yaşayacak neticeleri vermesi,

ancak irfan ordusuyla kaimdir. (Atatürk)

* Muallimler! Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr muallim ve mürebbilerini sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. (Atatürk)

* Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini

kazanamamıştır. (Atatürk)

* Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder. (Atatürk)

* Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister. (Atatürk)

* Yeryüzünde öğretmenlikten daha onurlu bir göev tanımıyorum. (Diyojen)

* Öğretmenlerim, benim için hayatta birer örnek oldular. Tıpkı onlar gibi öğretmen olmak, yoksul ve her türlü sıkıntılardan uzak, yine onlar gibi taktir

görmek, hayatımın tek rüyası oldu. (E. Renan)

* Yeryüzünde barışı sağlayacak sihirli değnek analarla öğretmenlerin elindedir. Eğitim demek, vücutta ve ruhtaki güzelliği ve mükemmelliği son

mertebesine kadar geliştirmek demektir. (Eflatun)

* Öğretmenlik bir sanat işidir. Sanatçı geçim sıkıntısı çekerse, ondan yaratıcılık beklenemez. (İ.N.Özgür)

 

Kas 26

Amerika’da laiklik din dersi ve evrim kuramı üzerine bir mahkeme kararı

Amerika’da laiklik din dersi ve evrim kuramı üzerine bir mahkeme kararı

 

ABD’de 1981 yılında Arkansas Valisi Frank White bir yasa tasarısını onaylıyor, tasarının özü bir tümceden ibaret: “Bu eyaletteki kamu okulları, yaradılış bilimiyle evrim bilimine eşit davranacaktır.”

Yani din dersi ile evrim kuramı eşit düzeyde işlem görecektir devlet katında.

Bu yasaya karşı davalar açılıyor hemen, gerekçe de net: “Bu yasa anayasaya aykırı olarak bir dinin oluşturulmasına önayak olmaktadır ve öğretmen ve öğrencilere anayasanın tanıdığı akademik özgürlüğe aykırılık oluşturmaktadır.”

Mahkeme kararını veriyor. O karar 19 Şubat 1982 tarihli Science dergisinde yer alıyor. O karardan çarpıcı bölümleri dikkatinize sunayım:

“Ne devlet ne de federal hükümet bir kilise kurabilir. Devlet ve federal hükümet ne bir dine ne de tüm dinlere yardım edebilir ne de bir dini diğerine yeğleyebilir. Ne devlet ne de federal hükümet, herhangi bir kişiyi kiliseye gitmeye zorlayabilir ne de gitmesini engelleyebilir. Ne devlet ne de federal hükümet, herhangi bir kişiyi, herhangi bir dine inandığını ya da inanmadığını söylemeye zorlayabilir. Hiçbir kimse herhangi bir dinin gereklerini yerine getiriyor veya dinsel inancını veya inançsızlığını dile getiriyor, kiliseye gidiyor ya da gitmiyor diye cezalandırılamaz. Adı ne olursa olsun, dinsel etkinlikleri öğretme biçimi ne olursa olsun, herhangi bir dinsel kurumu desteklemek amacıyla az ya da çok miktarda vergi alınamaz. Ne devlet ne de federal hükümet, herhangi bir dinsel örgüt veya grubun eylem ve etkinliklerine açık veya gizli olarak katılamayacağı gibi tersi de doğrudur; yani hiçbir dinsel örgüt veya grup devlet ve federal hükümetin etkinliklerine açık veya gizli olarak katılamaz.”

Mahkeme daha sonra, Thomas Jefferson’ın sözlerini hatırlatarak Anayasanın ilgili maddesinin “Kilise ile devlet arasında bir duvar örme” amacı taşıdığını vurguluyor. Mahkeme hâkim Franfurter’in şu görüşlerini de kararına almış: “Ülkemizin varlığını, devletle dinin tamamen ayrılığının uygunluğu inancı üzerine kuruyoruz; hem devlet, hem de din için en iyisi budur. (…) 590 sayılı yasanın tamamen yürürlükten kaldırılması yönünde bir tedbir alınacaktır.”

Bu karara ilişkin daha ayrıntılı bilgilenmek isteyenler Rennan Pekünlü’nün “Din-Bilim Çatışması” adlı kitabını okuyabilirler (Kaynak Yayınları).

Evet şimdi bu kararın esaslarını ülkemiz bağlamında sorular biçimine getirerek soralım:

-Desek ki “Devlet hiçbir dinsel kurumu desteklemek amacıyla vergi alamaz, hiçbir dine yardımda bulunamaz”, üç bakanlığın bütçesi kadar parayı yutan Diyanet ile yutturan hükümet, ayağa kalkar mı? Ve bunu diyecek babayiğit politikacı kalmış mıdır bu memlekette?

-Desek ki “Ne devlet ne de dinsel kurumlar, birbirlerinin etkinliklerine katılamaz”, neler gelir başımıza?

-Ve desek ki “Devlet cami yapamaz, dinsel okul açamaz, laikliğin amacı devletle cami arasında duvar örmektir”, taşa tutulur muyuz?

Değerli okurlar, yukarıdaki karara bakarak başka can alıcı soruları sizler de sorabilirsiniz. Aslında bu karar, Atatürk‘ümüzün laiklik anlayışına tıpatıp uygundur. Atatürk‘ten sonra, ödün vere vere bu günlere geldik, okullarda cihat okutulup, evrim kuramı yasaklanır oldu. Çözüm yine Atatürk‘ün laikliğine dönmektir.

 

Alıntı:  Cazim GÜRBÜZ

Kas 25

Türk’e dil uzatanın…!

Türk’e dil uzatanın…!

 

Engellemeyin beni ta göklere çıkarım

Türk’e dil uzatanın gırtlağını sıkarım

 

Hedefe kilitledim arpacık, gez, gözleri

Bir “ebola virüsü” federasyon sözleri

 

Bir yığın sürüngen, asalak orda, burda

Kim getirdi bunları, kimler soktu bu yurda

 

Bizler sersefiliz hep, onlar ise zindeler

Görüyorum ki hâlâ pay kapma derdindeler

 

Hani nerede iman, idrak, irfan ve vicdan

Büyük başların derdi ancak ve yalnız cüzdan

 

O güzelim vatana piç soyları doldurdu

Acıdığım piç soyu milletimi öldürdü

 

Her halde bir pislik var, apaçıktır izleri

Hiç arsız insanların kızarır mı yüzleri?

 

Vatanı satacaklar, ellerinden gelmiyor

Sözümüz kurşun gibi demir kalbi delmiyor

 

Bir bahane bularak ağlayıp küsecekler

Bütün pisliklerini ülkeme kusacaklar

 

Önlemek için bunu, aklı kullanmak gerek

Kilitlenmeli beyin hedefe hemen, direk

 

Kenan ŞAHBAZ

Kas 24

“Öğretmen ihmal edildiğinde, o ülke intihar ediyor demektir.”

Öğretmen ihmal edildiğinde, o ülke intihar ediyor demektir.

 

OECD, ülkelerde öğretmenlerin aldığı maaşları başlangıç maaşı, meslekte 10 yıl çalıştıktan sonra alınan maaş ve genel maaş ölçeği olarak sıralamış. İlginç ki, Türkiye’de bu üç değer hemen hemen aynı!

OECD’ nin verilerine göre; ilk ve ortaokul öğretmenlerinin “en fazla” maaş aldığı 10 ülke sırasıyla: Lüksemburg, İsviçre, Almanya, Güney Kore, ABD, Avusturya, Hollanda, Kanada, İrlanda ve Japonya.

İlk ve ortaokul öğretmenlerinin “en az” maaş aldığı 10 ülke sıralamasında ise birinci Çek Cumhuriyeti. Devamında ise onu Macaristan, Polonya, TÜRKİYE, Yunanistan, Şili, İskoçya, İsveç, İtalya ve Yeni Zelanda takip ediyor. Lise öğretmenleri açısından da sıralamada aynı yerdeyiz.

Yani, diğer meslekler tarafından “bol tatilli meslek” denilerek gıpta ile bakılmasına rağmen, öğretmenler, aldıkları maaşla iki ay içerisinde kaç gün yaz tatili için bir yerlere gidebiliyorlar acaba?! Kaldı ki, Türkiye’de öğretmenlik mesleğini icra edenlerin yarıdan fazlası, öğretmenliğin yanı sıra ek bir iş daha yapıyor.

Eğitim sisteminde yaşanan köklü değişiklikler, eğitimde siyasi kadrolaşma ve atama problemleri öğretmenlerin yaşadığı sorunları daha da arttırıyor.

Bugün Türkiye’ de öğretmenlerin çoğu, geçim sıkıntısı çekmekte ve bununla birlikte, toplum karşısında mesleki saygınlıklarının giderek azaldığını görerek de umutsuzluğa düşmektedir.

***

Eğitimin temel unsuru, olmazsa olmazı öğretmenlerdir. Bu açıdan Atatürk, öğretmenlere önemli sorumluluklar yüklerken, öğretmenlerin yaşam koşullarını iyileştirmek gerektiğini de unutmamıştır. 1923′ de bu konuya yönelik yaptığı bir açıklamasında şunları söylemiştir: “Öğretmene ülkenin en ağır yükünü yükledik, ona en ağır sorumluluğu verdik. Türk milletinin geleceğini emanet ettik. Bu vazifeyi kendine hem bir meslek hem de bir ideal sayacak öğretmenler tarafından yapılmasını sağlamak için biz de bu meslekle ilgili istek ve ihtiyaçları diğer bütün mesleklerden önce sağlamalı ve öncelik sırasını bu mesleğe vermeliyiz. Bu mesleği refah seviyesi yüksek bir meslek haline getirmeli, güvence altına almalı, saygı değer mevkiine oturtmalıyız. Bizlerin yapacağı bu fedakarlık onların yaptıklarının yanında bir hiçtir.”

Cumhuriyetin ilk yıllarında Atatürk sayesinde, öğretmenlik mesleği, toplum içinde hem toplumsal saygınlık hem de maddi açıdan altın çağını yaşamıştır. Atatürk’ ün milletvekili maaşlarının üst sınırını, öğretmen maaşı olarak belirlediğini de hepimiz biliyoruz artık!

Öğretmenlik mesleğinin önemi unutulmasın ve bu mesleğin önemi ölçüsünde öğretmenlere değer verilsin diyerek Einstein’ ın şu sözü hatırlatıyorum: “Öğretmen ihmal edildiğinde, o ülke intihar ediyor demektir.

Alıntı: Fatma Çelik

Kas 23

Siz var ya… Buradan hayatta atlayamazsınız!

Siz var ya… Buradan hayatta atlayamazsınız!
Bir uçakta pilot aniden hostesleri çağırmış:
“Uçak düşmek üzere. Tüm yolculara atlamalarını söyleyin. Şu anda deniz üzerindeyiz ve denize çok yakın uçuyorum, atlarlarsa kurtulma şansları var, ama atlamazlarsa herkes ölecek!”
Böyle bir şeyi insanlara yaptırmak çok zor. Hosteslerden en akıllısı düşünmüş taşınmış, herkese uygun bir dille anlatılırsa uçaktan atlamalarını sağlayabileceklerine karar vermiş. İlk olarak Amerikalı kafilenin yanına gitmiş ve “Sayın yolcularımız, üzerinde bulunduğumuz alan Japonlar’ın araştırma laboratuarlarıyla kaplı.
Eğer oraya ulaşırsanız tüm Japon teknolojisi sırlarını kaparsınız!”. Bunun üzerine bütün Amerikalılar koşarak çıkışa gitmişler ve atlamışlar.
Hostes bu sefer İngilizlere yönelmiş. “Sayın yolcularımız, şu anda dünyanın en geniş ve verimli sömürgeleri üzerindeyiz. Hemen el koyarsanız sonsuza dek sizin olurlar!” demiş. Tüm İngilizler hevesle atlamışlar.
Sıra Fransızlar’a gelmiş. “Bayanlar baylar, affedersiniz rahatsız ediyorum. Rica etsem uçaktan atlar mısınız? Şimdiden teşekkür ederim” demiş. Fransızlar “tabii, mersi!” diyerek sırayla atlamışlar.
Hostes, sıra Almanlara geldiğinde “Atlayın aşağı çabuk!” diye bağırmış. Alman kafile “Heil!” diyerek atlamış.
Sonunda sıra Türklere gelmiş. Hostes yandan yandan gülümseyerek ve koltuğa hafif dayanarak şöyle demiş: Siz var ya… Buradan hayatta atlayamazsınız.

Eski yazılar «

» Yeni yazılar