Nis 11

“Allah’a yemin ederim ki ben Nuşirevan’dan daha adilim”

“Allah’a yemin ederim ki ben Nuşirevan’dan daha adilim”

 

Şam Valisi kente bir cami yaptırmak ister.. Bunun için bazı arazileri bedelini ödeyerek istimlak eder.. Ancak bir Yahudi bu işe razı gelmez.. Vali’nin zoruyla, yüksek bir para ödenerek inşaata başlanır..

Yahudi bunun üzerine İslam Halifesi’nden yardım istemek üzere Medine’ye gelir ve Saray’ı sorar..

“Sarayı yok.. Ömer’in evi var, o da şu tarafta” derler.. Yahudi, Hz. Ömer’in huzuruna varır ama mütevazılık karşısında şaşkındır.. Durumu anlatır.. Hz. Ömer bir kemik parçasının üzerine şunu yazar;

-Allah’a yemin ederim ki ben Nuşirevan’dan daha adilim..

Yahudi’ye uzatır, “Bunu Şam Valisi’ne götür” der..

Hz. Ömer’in kendini baştan savdığını düşünen Yahudi kemiği alıp Şam’a döner.. Vali’nin huzuruna çıkıp, üzerinde tek cümle yazılı kemiği uzatır.. Yazıyı okuyan Vali, “Tamam, senin arazinden vazgeçtim..” der..

İyice şaşırır Yahudi tüccar.. Ve bu sözün ne anlama geldiğini sorar.. Vali başlar anlatmaya;

-Vaktiyle Ömer ile ortak iş yapardık.. İran tarafına mal almaya gittiğimizde, konakladığımız bir gece soyulduk.. Şikayetçi olunca bizi Nuşirevan’ın huzuruna çıkardılar.. Bizi azarladı;

-Mallarınızı neden emanete bırakmadınız.. Yastığınızın altındakileri bile çalmışlar.. Uyuyor muydunuz?

Bunun üzerine Ömer şöyle seslendi;

-Evet biz uyuyorduk.. Ama sanıyorduk ki siz (Devlet) uyanıksınız..

Bunun üzerine Nuşirevan, “Haklısınız.. Diyarımdaki her mal benim güvencemdedir” diyerek, uğurlar.. Aradan bir hafta geçtikten sonra da, hırsızlarla birlikte hareket ettiğini öğrendiği Vezirini ve oğlunu astırır, çalınan malları da buldurup teslim eder..

İşte Hz. Ömer’in “Allah’a yemin ederim ki ben Nuşirevan’dan daha adilim” dediği olay budur..

Nis 10

Siyasette robotlaşma

Siyasette robotlaşma

Türkiye tepedekilerin hiyerarşik komutlarıyla oturup kalkan bir ülke konumuna gelmiştir. Siyasi partilerden üniversitelere, STK’lardan medyaya kadar her alan bir kişinin ağzından çıkan talimatlarla yönetilmektedir. Meşveret, meclis, görüşme, tartışma, danışma tamamen formaliteye indirgenmiştir. Hemen her alanda tek kişi emir vermekte müntesipler de “emir demiri keser” diyerek gereğini yapmaktadır.

Türkiye’de şeyhler müritlerinden, siyasetçiler mensuplarından, patronlar işçilerinden, amirler memurlarından yap denileni yapmalarını, yapma denileni ise yapmamalarını istiyor. Mensubiyet duyanlara düşen görev ‘liderin yanlışı benim doğrumdan doğrudur’ düsturu içinde “gözlerimi kaparım vazifemi yaparım” demektir. Bu tam anlamıyla bilinçsiz bir robot tavrıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu, milletvekillerinin parti yönetiminden izin almadan açıklama yapmaları ve televizyona çıkmalarını yasaklamıştır. Türkiye’de siyaseti emirle kalkan, talimatla susan robotlar yapıyor.

Her alanda bir kişi söylüyor herkes kayıtsız şartsız gereğini yapıyor. İşte örnekler: Belediye başkanları için “İstifa edilecek…et”, Eğitimde öğrenciler için “TEOG kalkacak…kalksın”, Ekonomide “MTV inecek…insin”, Siyasette “Genel Başkanlığa aday olanlar ihraç edilecek…edilsin”, iktidarla “Cumhur ittifakı kurulacak…kurulsun”, Barolar Birliğinde “Türk ve Türkiyeli kavramları kaldırılacak…kaldırılsın!”

Siyaset oligarkları halkı robot gibi davranmaya zorluyor.

Dahası robot tasarımcısı, ‘Robotların önümüzdeki 5-10 yıl içinde tamamen bilince sahip olabileceğini’ söylüyor. Bilinçsizliğin, idraksizliğin, otomat gibi davranmanın kültür haline geldiği yerde bilinç en büyük tehlikedir. Sonuçta burası “Aklını kullanma” diyen şeyh, “iş yerine girerken ruhunu vestiyere bırak” diyen patron, “bize görüşlerin değil parmakların lazım” diyen siyasetçi, “itaat et rahat et” diyen iktidarlar tarafından yönetilen bir ülkedir. Robotun bile bilinç sahibi olmasından elbette malum zevat şikâyetçi olur.

 

Alıntı

Nis 09

Kaz oluyorsun

Kaz oluyorsun

Adamın biri bütün ömrünce iyilik etmiş. Tüm zamanını duayla geçirmiş. Tek ümidi öbür dünyada melek olmakmış. O da ölmüş. Onu da Sen Piyer karşılamış. Defterini

incelemiş ve aralarında şu konuşma geçmiş:

– Oğlum, sen bir bardak bira da mı içmedin.

Bir damla içki almadım muhterem peder.

– Peki evladım hiç bahis de mi oynamadın?

Hayır muhterem peder.

– Peki kadın filan?

– Ömrümce yanlarına yaklaşmadım muhterem peder.

Bu konuşmadan sonra Sen Piyer adama kanat takılmasını emretmiş. Bizim ki ümitle sormuş; “Melek mi oluyorum muhterem peder?” Sen Piyer’in buna cevabı gayet net;

“Hayır, kaz oluyorsun”.

Nis 08

Hıristiyan Musevi işbirliği

Hıristiyan Musevi işbirliği

Jane Lampman, The Christian Science Monitor’deki makalesinde “Hristiyan Siyonistler için modern İsrail devleti, Tanrı’nın İbrahim ile yaptığı akdin yerine getirilmesi için zamanımızla Mesih’in İkinci Gelişi ve Deccal’ın yenileceği nihai savaş olan Armageddon arasında Tanrı’nın eyleminin merkezidir. Ancak Hıristiyan Siyonistler, bu olaylar olmadan önce, Yahudilerin diğer ülkelerden İsrail’e geri dönmesi, İsrail’in Nil ve Fırat arasındaki bütün topraklara sahip olması ve Mescid-i Aksa’nın bulunduğu yerde Yahudi Tapınağı’nın yeniden inşa edilmesinin Tanrı’nın mesajına uymak olduğunu ileri sürüyor” diyordu.

***

Altındal, NATO yıldızının anlamını da açıklamıştı:

“NATO’nun dört uçlu haçı, yeryüzünün dört yönünü simgelemektedir. Ancak kapalı sinyalizasyonu itibarıyla NATO’nun 4 köşeli haçı Yeni Ahid’i yazan 4 Evangelisti ve Alşimist-Ökülist gelenekte yer alan 4 temel elementi simgelemektedir. İncil’in Yeni Ahid bölümünü yazanlar havariler değil, ‘güzel haber/tebliğ’ anlamına gelen ‘testamentler’in yazıcıları olan Evangelistlerdir.

Pek bilinmez ama NATO’nun gizli askeri operasyonlarının yanı sıra bir gizli misyonu daha vardır. Bu da sembolü olan 4’lü haçın gösterdiği misyondur: Dünyanın 4 bir yanına ve yönüne ‘Askeri Misyonerler’ göndermek ve Evangelistlerin testamentlerini buralara sokmak ve yerleştirmektir. NATO’nun özellikle Orta Doğu’ya, Türk Cumhuriyetleri’ne ve Kafkasya’ya yönelik askeri misyonerlik çalışmaları, Türkiye’deki askeri üslerinde görevli asker papazlar tarafından yürütülmektedir.”

 

Alıntı

Nis 07

KENDİSİ DÜŞER DE DÜŞÜRMEZ YERE

KENDİSİ DÜŞER DE  DÜŞÜRMEZ YERE

 

Benden selam olsun yiğit erlere

Korkusuzca dalar tüm siperlere

Candan aziz bilir şanlı bayrağı

Kendisi düşer de  düşürmez yere

 

Asla hiçbir şeyin olmaz tutsağı

Her yanı sarsa da örümcek ağı

Ata yadigârı bilir sancağı

Kendisi düşer de düşürmez yere 

 

Bir Kızıl Elmadır göğsünde atan

Düşmanıdır her dem ırkına çatan

Namustur al bayrak, namustur vatan

Kendisi düşer de  düşürmez yere

 

Vatana adamış her bir anını

Seve seve verir asil kanını

Canı pahasına Türk’ün şanını

Kendisi düşer de  düşürmez yere

 

Bakışı andırır kurşunu, oku

Yaşamıştır bilir yokluğu, yoku

Kanıyla canıyla hakkı, hukuku

Kendisi düşer de  düşürmez yere

 

Kenan ŞAHBAZ

Nis 06

DELİ DUMRUL’U ARATMADILAR!

DELİ DUMRUL’U ARATMADILAR!

“Avrasya Tüneli’ne yıllık 25.6 milyon araç geçişi garantisi verilmişti geçen yıl bu sayının 10 milyon altında kalındı. Bu yüzden geçtiğimiz yıl için devletten 123 milyon lira alacağız”

Kim diyor bunu? AVRASYA Tüneli İşletme İnşaat ve Yatırım AŞ Yönetim Kurulu Başkanı Başar Arıoğlu diyor..

**

İşin özeti şu; Bu 10 milyon araçlık fark, yani 123 milyon lira var ya, geçmediğimiz halde ödeyeceğimiz para.. Ödeyeceğimiz diyorum, çünkü kimse cebinden ödemiyor, bildiğin milletin hazinesinden ödeniyor..

Hep söylüyoruz; Deli Dumrul hesabı, “Geçenden 2, geçmeyenden 10 akçe” alınıyor..

Bakın, bu tünelden geçen araç sahipleri 191 milyon lira ödemiş.. Verilen garanti 314 milyon liralık garanti.. Kalan 123 milyonu da dolaylı ödüyoruz..

Hikaye, İstanbul’da olup da tünelden geçenler için ayrı ilginç, yolu İstanbul’a düşmeyenler içinse daha ilginç..

**

Geçen geçiş ücretini ödüyor ama ödediğine yakın bir miktarı da, üzerine vergileriyle devlet ödüyor.. Yolu düşmeyen ise, Deli Dumrul hesabı, geçmeyen olarak vergileriyle para ödüyor.. O söz gerçekten doğruymuş, İstanbul’un taşı toprağı altın.. Ve oh, ne güzel İstanbul..

Peki bununla bitiyor mu? Hayır.. Çünkü daha bunun Yavuz Sultan Selim Köprüsü var, Osman Gazi Köprüsü var.. Onların geçiş garantisine de milyonlar ödeyeceğiz..

**

Mesela Yavuz Sultan Selim köprüsüne nereden yönelirseniz yönelin, birkaç yüz metrelik yol için de ayrı para kesiyor sistem.. Geçen mecburen ödüyor, geçmeyenlerse, vergileriyle, geçmeyen araçların farkını ödüyor..

Bakın en büyük işletme zararı Osman Gazi Köprüsü’nde.. Geçenlerin ödediğinin dışında vergilerimizle 500 milyon liraya yakın para ödeyeceğiz.. Yavuz Sultan Selim Köprüsü’ne de 140 milyon liraya yakın ödeyeceğiz..

Şimdi şu cümle için sıkı durun; Biraz daha GEÇMESEK, bakın GEÇSEK değil GEÇMESEK, neredeyse Osman Gazi Köprüsü’nün maliyetini bulacak zarar.. E bu kadar kısa sürede neredeyse bir köprünün maliyeti kadar para ödeyeceksek, daha 25 yıl kime ne için para ödeyeceğiz Allah aşkına?

Eee, Norveç, daha derine ve daha uzun köprüyü 2008’de 92 Milyon dolara yaparken, AKP 2016’da daha yüzeyde ve daha kısa köprüyü 1.3 milyar dolara mal edince, “Bu nasıl iş?” denmeyince, olacağı bu..

Tam bir Deli Dumrul’luk!

 

Alıntı

Nis 05

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Altı sıfır atılmasıyla artık umumi helaya 1 milyon yerine 1 liraya girebilen vatandaş dolardan da altı sıfır atılmasını ve dış borcun 600 milyar dolardan 600 bin dolara düşmesini heyecanla bekliyor.” Can Ataklı

* “Bir rejim, halkın adalete inanmaz bir hale geldiği noktaya gelince o rejim mahkûm olmuştur.” Montesquieu

* “Siyaset, akrep, çıyan, sırtlan ve yılanı da olan vahşi bir orman gibidir.” Deniz Bölükbaşı                                   

* “Hiçbir geçmiş yüzleşmeden aşılamaz.” Murathan Mungan

* “Ölüm yalnızca anılara söz geçiremiyor” Refik Durbaş

* “Anı yazmak ölümün elinden bir şeyler kurtarmaktır” Andre Gide                                                       

* “Vefa, samimiyet dürüstlük, fikri namus, ilke ve tutarlılık karaborsadadır. Hile, riya, desisenin at koşturduğu; fitne, fesat ve hasedin cirit attığı bir arenadır siyaset” Deniz Bölükbaşı                                                                                                                                                           

* “Hakiki vatansever vatanını diğerlerine üstün tutan değil vatanının söz konusu övgüye mazhar olmasını sağlayacak şekilde hareket edendir.” Aliya İzzetbegoviç

Nis 04

“BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE”

“BEYAZ ZAMBAKLAR ÜLKESİNDE”

ATATÜRK’ÜN OKULLARIN MÜFRETDATINA KONULMASINI İSTEDİĞİ KİTAP

“Beyaz Zambaklar Ülkesinde” ilk kez Türkiye’de Mustafa Kemal Atatürk zamanında Türkçe’ye çevrildi. Atatürk kitabı okuduğunda bu destansı başarıya tek kelimeyle hayran kalmıştı. Derhal kitabın ülkedeki okulların ve özellikle askeri okulların ders programlarına konulmasını emreder. Türk öğrenciler ve askerler ülkelerinde “hayatın yenilenmesi” çalışmalarında rehber olarak kabul edilen “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabını uzun yıllar boyunca kaynak kitap olarak okudular. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” adlı kitap Türkiye’de o kadar çok ilgi gördü ki, Kuran’ı Kerim’den sonra en çok okunan kitap listesinde yerini aldı

Kitabın nispeten geç -1978 yılında – Fince baskısının önsözünde ilginç bir örnek yer almaktadır.

1960 yılında General Cemal Gürsel önderliğinde gerçekleşen askeri darbeden birkaç ay sonra, darbe sürecinde yer alan subayların dünya görüşünü ve eğitim seviyelerini değerlendirmek üzere bir anket yapılır. Ankette yer alan “Sizi en çok etkileyen kitap hangisidir?” şeklindeki bir soruya ankete katılan subayların büyük bir kısmı bu soruya “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” kitabı cevabını vermiştir

 

BU KİTABI OKUYUNUZ, OKUTUNUZ!

 

Nis 03

“Derimi yüzüyorlar”

“Derimi yüzüyorlar”

Hoş kokulu sabunlar özel nalın ve peştemallar bize hastır. Keselenme faslı yabancılar için en cazip olandır. Bir ara ünlü gazetecimiz Burhan Belge ile evlenen artist Zsa Zsa Gabor‘un ilk defa keselenişi büyük gırgırlara vesile olmuştu. İstanbul’a geldiği zaman adını çok duyduğu Galatasaray Hamamı‘nın yolunu tuttar. Yanında da bir hanım arkadaşı da vardır.

Natırlar -bayan keseciler- iki güzel yabancıyı bacaklarının arasına sıkıştırıp, başlarlar keselemeye. Gabor pembe beyaz teninden çıkan kirleri görünce bağırır; “derimi yüzüyorlar”. Arkadaşı da geri kalmaz; “doğru derimizi yüzüyorlar”! Gerçekten de önce ince, daha sonra orta kese derken, sonunda kaba keseyle dökülenler oklava gibidir. Kirden çok ölmüş deri parçalarıdır.

Bu kese faslı dünya tarihinin en önemli masajı kabul edilir. Ne Tayland ne Malezya’dakilere benzer. En çağdaş gençleşme metodu olarak kabul edilmiştir.

 

 

Alıntı

Nis 02

NEREDE O AKİLLER?

NEREDE O AKİLLER?

Çözüm sürecinde el ele omuz omuza koşturanlar şimdi ikiye ayrılmış durumdalar… Bir kısmı televizyonlarda Afrin operasyonunu anlatırken, diğer kısmı “Savaşa hayır” bloğunda ‘aydın bildirileri’ yayınlıyor!..

Tarhan Erdem, Murat Belge, Baskın Oran, Celalettin Can, Lale Mansur gibi isimler bir dönem pek gözdeydi… Çözüm sürecini halka pazarlamaya yarayan âkil adamlar heyetine serpiştirilmişlerdi… Sahi bunları kim seçmişti ‘âkil’ diye?

Şimdi haklı olarak kızılıyor bunlara ve diğer imzacılara… Peki, bunlar ‘âkil adamlar’ olarak seçilirken bilinmiyorlar mıydı? Yoksa ‘bilinen özellikleri’ dolayısıyla mı seçilmişlerdi?

***

‘Yeni Türkiye’nin yeni politikaları bunlarla ortak inşa edilirken pek iyilerdi!.. Meselâ Celalettin Can…  Eski Dev-Genç’li… 78’liler Vakfı Başkanı… 20 yıla yakın cezaevinde yattı… ‘PeKeKe’nin terör örgütü değil, siyasî bir örgüt olduğunu savundu… O çizginin gazetelerinde yazdı… Ülkemize barış getirecek diye savunulan çözüm sürecinde âkil adam olarak atandı… Sonra çıktı âkil adamlar fikrinin Öcalan’a ait olduğunu söyledi…  Bu yetmezmiş gibi heyette BDP’nin belirlediği 19 kişinin olduğunu ifşa etti…

Şimdi de kendince tutarlı davranıyor ve TSK’ya karşı YPG’nin yanında… Dün onunla yol arkadaşlığı yapanların bugün ona ne kadar kızma hakkı var? Üstelik bugün ‘beka sorunu’ndan söz ederek millilik ve yerlilik vurgusu yapanların o çözüm süreciyle ilgili özürleri duyulmamışken, hatayı itiraf etmeleri söz konusu değilken…

***

Meselâ o dönemde “Türklerin ayrıcalığını paylaşmak istemediğini hezeyan içinde duyuran ve enteresan filmlerle anılan Lale Mansur hanımefendi mi çözüm ve barış konferansı verecektir?” diyerek hem hükûmeti, hem de âkil adamlar heyetini ağır bir şekilde eleştiren Devlet Bahçeli ‘kötü’, Lale Mansur ‘iyi’ydi değil mi?

Şimdi ise Devlet Bahçeli ‘iyi’, Afrin operasyonuna karşı imza koyan Lale Mansur ‘kötü’… Gariptir, çözüm süreciyle ilgili ortada en küçük bir pişmanlık belirtisi yokken, hangi akıl sahibi bu işin içinden çıkacak?

Lale Mansur’u ‘âkil’ tayin edenler, Baskın Oran’ı da ihmal etmemişler, Ege grubuna dahil etmişlerdi… O da kendince kalıpları kıra kıra ilerlemişti… Atatürk’ü ‘yarım faşist‘likle itham etmiş, Türkiye’nin Kürt ve Ermeni sorunlarını halının altına süpürdüğü için sorunların patlak verdiğini iddia etmiş, “Türkçülerin bu olayı kullanıp dirilmemeleri için çok dikkatli olmalıyız” diye akıllar vermiş, sonunda ‘mayın eşeği’ olarak kullanıldıklarını itiraf ederek ipi kırmıştı…

Şimdi o da Türk Silahlı Kuvvetleri’nin operasyonuna karşı imza koyanlardan… Kim onun aklına saygı duymuş ve ‘âkil adam’ olarak tayin etmişti?

***

Yine ‘savaş karşıtı aydınlar’dan imzacı Murat Belge? ‘Teröristbaşı’ ifadesi onu rahatsız ediyordu… Öcalan’la devletin doğrudan görüşmesini savunuyordu… Çözüm sürecinin başarılı olması durumunda Öcalan’ın ev hapsine alınabileceğini, daha sonra parti genel başkanı olabileceğini pazarlıyordu… Gezi olaylarına kadar dayanabildi… Sonra bu olaylara hükûmetin yaklaşım biçimini eleştirerek heyetten istifa etmişti…

Peki onu ‘âkil’ yapan kimdi?

Ve Tarhan Erdem… Heyetin Ege grubunun başkanıydı… Manisa’daki toplantıda bir vatandaş ““Bu salonda Türk bayrağı yok. Böyle açıklama yapmayı kendinize nasıl yakıştırıyorsunuz?” diye sormuş, Erdem polisler marifetiyle vatandaşı salon dışına çıkartırken şöyle bağırıyordu: “Türk’e Türk bayrağı veriyorsunuz. Bu toplantıyı provoke etmeyin…”

O da imza verdi operasyona karşı… İmzaladıkları son paragraf ne kadar tanıdık değil mi: “Yurttaş kimliğimiz ve sorumluluğumuzla, halkımızın ve tarihin önünde siz yetki sahiplerini uyarıyor, sesimize kulak vererek sağduyulu davranmaya, savaşı derhal durdurmaya ve sorunu diyalogla çözmeye davet ediyoruz.”

Şimdi bunlara haklı olarak kızılıyor… İyi de dün bunlarla yol arkadaşlığı yapanlar, bu ifadedekine benzer şekilde teröristlerle diyalog kuranlar bugün yine haklı!..

Dolayısıyla Türkiye’nin kaybettiği yıllar için özür dilemeye de gerek yok değil mi?

 

Alıntı

Eski yazılar «

» Yeni yazılar