Eyl 15

Altın Sözler

Altın Sözler

 

* “Bir ıtık-nâmedir (özgürlük senedidir) insana senin kânunun / Bildirir haddini Sultan’a senin kânunun” Şinasi

* “Yalnız iyilik yapmak yetmez, iyiliği zarafetle yapmak da lâzımdır.” Diderot                                                                      

* “Bütün insanlar arasında hemcinsini aldatmanın aşağılık, bayağı bir hareket olduğu kabul edildiğinden, durumu geçerli kılmak için bir deyim arandı ve “politika-siyaset”

kelimesi seçildi” Prusya kralı Frederich

* “Maske arkasında kimlik siyaseti yapanlar.” Şükrü Hanioğlu

* “Eğitim, insan yapısına ve onun kanunlarına değer vermelidir. Devletler gider, hükümetler yok olur. Fakat insan doğası bakidir. Onun yasaları hiç değişmez.” Pestalozzi                                                               

* “Bir yıl içinde sonuç almak istiyorsan tohum ek, on yıl içinde ürün almak istiyorsan ağaç dik, yüz yıl içinde sonuç almak istiyorsan insan eğit” Konfüçyüs

* “Eğitim, yaşantıyı yeniden yapılanma yoluyla değiştirme sürecidir” John Dewey

* “Kültür bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden her türlü dil, duygu, düşünce, inanç, sanat ve yaşayış ögelerinin tümüdür”. Şerafettin Turan

 

Eyl 14

“Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe”

“Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe”

 

“Türk tarihi, belirli bir coğrafya parçası ile sınırlandırılmasına olanak bulunmayan bir nitelik taşımakta ve Türklerin göçüp yerleştikleri ve devlet kurup egemen oldukları ülkelerin tümünü kapsamaktadır. Öte yandan bugün Türkiye denilen topraklar da Türklerin tarihlerinin başlangıcından bu yana oturdukları yer, yani Türklerin öz yurdu anlamına gelmemektedir. Kısacası Türk Tarihi alan olarak yalnızca Türkiye denen coğrafya parçası ile sınırlı bulunmamaktadır. Bunun sonucu olarak da Türk Kültürü ile Türkiye Kültürü deyimleri arasında boyut ve süreç yönlerinden küçümsenmeyecek bir ayrılık vardır.”

E peki, Türk Kültürü deyince neyi anlayacağız, onu da ifade ediyor Şerafettin Turan Hoca. Türk Kültürünün ana kaynağı Orta Asya. Orada geliştirdiğimiz bir özgün kültürümüz var, sonra bu kültür çevre ülkelerden Çin ve Hint’ten etkileniyor. Sonra Müslüman oluyoruz, olunca da Arap ve Fars kültürlerinden etkileniyoruz, oralardan ögeler giriyor kültürümüze ve bu bir kültür bileşkesine yol açıyor Turan’ın deyimiyle.

Peki ya Türkiye Kültürü? Evet Türk Kültürü yukarıda anlattığımız haliyle yani “Özgün Türk Kültürü+İslam Kültürü (Arap ve Fars) bileşkesi olarak Anadolu’ya geldi, buradaki yerel kültürlerden etkilendi ve özellikle Tanzimat’la birlikte de Batı kültürü, kültürümüze değerler katmaya başladı.

Şerafettin Turan kültür tarifini şöyle yapıyor “Kültür bir toplumda geçerli olan ve gelenek halinde devam eden her türlü dil, duygu, düşünce, inanç, sanat ve yaşayış ögelerinin tümüdür”.

 

 

Alıntı: Prof. Dr. Şerafettin Turan‘ın “Türk Kültüründen Türkiye Kültürüne ve Evrenselliğe” adlı kitabından  (Bilgi Yayınevi)

Eyl 13

ÖLÜMSÜZ SEVDA

ÖLÜMSÜZ SEVDA

 

Yüreğimsin, koydum seni şurama

Hiçbir tabip çare bulmaz yarama

Çarem sensin başka ilaç arama

Ölümsüz sevdanın hastasıyım ben

 

Sana fısıldarım aşkla gün boyu

Meleklerden almış olmalı huyu

Sevgidir her cana gerçek can suyu

Ölümsüz sevdanın nefesiyim ben

 

Kanarya ötüşü, belki su sesi

Nice iksirlerden etkin busesi

O anda kalbinde duyar nefesi

Ölümsüz sevdanın has sesiyim ben

 

Her an ıstırapla inledim durdum

Özümün sözüyle hayaller kurdum

Gönül kelamını kaleme vurdum

Ölümsüz sevdanın güftesiyim ben

 

İstenir, aranır hayatın dengi

İnsanoğlu niçin bozar ahengi?

İki cihanda da söylenir bengi

Ölümsüz sevdanın bestesiyim ben

 

Kenan ŞAHBAZ

Eyl 12

İnancını her an yaşatan millete “Türk” denir…

İnancını her an yaşatan millete “Türk” denir…

 

Çanakkale Savaşlarından 10 yıl sonra bölgede araştırma yapan yabancı bilim adamları fakir bir köyde mola verirler… O günleri yaşayanlarla sohbete başlarlar. Yaşlı bir nineye “O günden bu yana neler kaldı?” sorusunu yöneltirler. Eşi ve oğullarının şehit olduğunu geriye onlardan yetimler kaldığını vurgulayarak, torunlarına seslenir. Tehliz olarak nitelendirilen çuvaldan kıyafetlerle üç yetim koşarak gelir. Boy sırasına girip mahcup bakışlarla konukların karşısına geçerler. Mehmet Niyazi elleri titreyip, göz yaşlarına hakim olamayarak bu yetimlerin isimlerini yazar:

“Gazanfer, Muzaffer, Cihangir…”

Dünyanın hiç bir ülkesinde savaşta milyonlarca askerini yitirip de “zafer”e olan inancını yitirmemiş başka bir millet yoktur. Yetim çocukların isminde inancını yaşatan millete sadece “Türk” denir…

Eyl 11

“Amma da meraklıymış”

“Amma da meraklıymış”

Küçük kız sormuş; “Anne Tanrının her zaman ne yaparsak yapalım bizi izlediği doğru mu?

Evet, doğru yavrum.

– Peki büyükleri izliyor da biz küçükleri de mi?

Evet, onların yaptıklarını da.

Çocuk biraz düşündükten sonra “Amma da meraklıymış” cevabını vermiş.

Eyl 10

Van Gölü’nün Sırları ve Akdamar

Van Gölü’nün Sırları ve Akdamar

Van Gölü’nün ortasındaki Akdamar Adası’nda, Gevaş Kaymakamlığı himayesinde düzenlenen etkinlikle bir kitap tanıtılacak.

***

Gevaş Kaymakamlığı madem bir işe el attı, tamamına erdirsin; Van Gölü’nün bahsi geçen kitapta yer almadığı aşikar “öteki sırları”nı da dünyaya duyuracak bir adım atsın;

Van Gölü’nün “Kan Gölü” olduğu o “karanlık çağı“nı da yazsın, yazdırsın, anlatsın, anlattırsın…

***

Ermenilerin işkenceleri sonucu aklını kaybeden Nezo Hatun‘a…

Ermeni zulmünden kurtulmak için kendilerini ateşe verip pervane gibi döne döne;

“Gelin kızlar, bizim düğünümüz var.

Bugün bizim düğün günümüzdür…” diye ölüme giden Zeve’li genç kızlara

Yaşadıklarını “Akşam oldu mu bizim içimize Ermeniler gelirdi. 150 tane kadar kadın içinden 10-11 tanesini seçip götürürlerdi. Sabaha kadar bu kadınlara tecavüz ederlerdi. Bu kadınlar öyle olurdu ki kan revan içinde kalır, bırakıldıklarında bacaklarını gere gere yatar, oturamayacak durumda kalırlardı” diye anlatan Seher‘e…

Defalarca tecavüze uğrayan 7 yaşındaki Fatma ve 9 yaşındaki Güfaz‘a…

Zorla götürülürken kendilerini köprüden Mermit Çayı‘na atan iki taze gelin; Zahide ve Fatma‘ya…

Derviş Efendi‘nin, gözleri önünde tecavüze uğrayan kızları Hayriye ve Şadiye‘ye…

Van’ın o mezalim kurbanı biçare, şehit kızlarına, kadınlarına, çocuklarına karşı birikmiş olan saygı borcumuzu ödemek bir “vazife” çünkü bence!

***

Şehirlerini basan Ermeni çetecilerden kaçabilmek için Van Gölü’ne yönelen Türklerin…

Onlara “kurtarıcı” kılığında vapurlarını açan, Van-Akdamar arasında taşımacılıkla meşgul Ermeni zenginlerin…

Van Gölü’nün ortasına gelindiğinde bu vapurların nasıl birden zulümhanelere dönüştüğünün…

Katledilen erkekler göle atılırken, kadınların Akdamar’daki o “adanın turizm anahtarı diye pamuklara sarılan kilisesinde” nasıl “ömür boyu tecavüz”e mahkûm edildiğinin…

Bu akıbete uğramamak için kendilerini göle atan Türk kadınlarının ve Van Gölü’nün nasıl kan rengine döndüğünün hikâyesini “ortaya çıkarmak” için hiç öyle suyun metrelerce altına dalmaya filan da gerek yok.

Akdamar’a, iğdiş edilmiş o malum canlının trene baktığı gibi değil de, “harikalar diyarı” olmadığını görecek gibi bakmak kâfi!

***

Ben bunu bir “millî vazife” addediyorum ama…

Konuya “tamamen duygusal” yaklaşanlar; şehre girecek paranın hesabını yapanlar, Akdamar’ı dünyanın her yerinden ziyaretçinin akın edeceği bir “turizm cennneti”ne dönüştürmek niyetinde olanlar varsa…

Dünyanın birçok turistik şehrinde, en çok ziyaret edilen yerler arasında “işkence müzeleri”, “soykırım kampları” var…

Akdamar Kilisesi’ni de bir “sanat şaheseri” filan diye cilalamak yerine bu yüzüyle çıkarırsanız vitrine, emin olun, insanlık tarihinin eşine az rastlanır işkencelerinden, kırımlarından birine mekan olduğu için de gelir insanlar burayı görmeye!

***

Kaymakam Bey…

Kimsenin değilse bile ağzına balta sapı büyüklüğünde bir kazık çakılan, dili koparılıp bu kazığın üstüne çivilenen 70 yaşındaki Gevaş müftüsünün hatırasının hatırına bunu bir düşünün bence…

Akdamar Ermeni kilisesinde ayin yapmak hangi aklın ürünü? Yazıklar olsun. Kanınız mı kurudu, vicdanınız mı yok? (K.Ş)

 

Alıntı Yeniçağ

Eyl 09

“Anadolu’nun kapısı; Türkiye’nin Tapusu, Ahlat!”

“Anadolu’nun kapısı; Türkiye’nin Tapusu, Ahlat!

 

Ahlat, Doğu Anadolu’da Van Gölü’nün kuzeybatı kıyısında Bitlis İli‘ne bağlı 25.000 nüfuslu (nüfusu gittikçe büyümektedir) tarihi bir kenttir. Yüzölçümü 1044 km. karedir. Eski adı Hilat olan Ahlat’ın  eski kent merkezi, 4,5 km. eninde, 11 km. boyunda, yaklaşık 49,5 km. karelik bir alan üzerinde kurulmuş 9 mahalleden oluşmaktadır.

Roma, Med, Pers, Bizans gibi devletlerin hakimiyetinin yaşandığı, İslamiyet’in doğuşunu takip eden yıllarda bu yüce dini yaymak için at koşturan Müslümanların fethetmek için kan döktüğü Ahlat, 1071 yılında büyük kumandan Alparslan‘ın Bizanslıları bozguna uğratmasıyla, Türklerin Anadolu’yu yurt edinmelerinde çok önemli rol oynamıştır.

Alparslan, Anadolu kapılarını Türklere açarken savaşa Ahlat’ta hazırlanmış, Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışmalar yine Ahlat’ın kuzey sırtlarındaki  ‘Sütey Yaylası’ mevkiinde başlamıştır.

Büyük kumandan Alparslan, burada Cuma namazını kılmış, atının kuyruğunu bağlamış, ordusunun moral ve motivasyonunu sağladığı etkili konuşmasını yapıp düşman üzerine yürümüştür.

Türklerin Anadolu’ya ilk geldikleri yıllardan itibaren sürekli yurt edindikleri bu merkezde

Roma ve Bizans dönemleri de dahil olmak üzere her dönemden kalma değişik tarihi kalıntılara rastlanmaktadır. Bu kalıntılardan en önemlileri kuşkusuz Müslüman Türklere ait olanlarıdır.

Ahlat‘ta değişik zamanlarda üç ayrı kale inşa edilmiştir. Birinci ve ikinci kalelerin kalıntıları dururken, üçüncü ve sonuncu kale, bütün ihtişamıyla günümüze dek ayakta kalmayı başarmıştır. Van Gölü’nün hemen kıyısında yapılmış olan bu kalenin  yapımına Kanuni Sultan Süleyman zamanında başlanmış olup II. Selim zamanında bitirilmiştir.(1568) Kalenin yapımında büyük sanatkâr Mimar Sinan ve Zal Paşa‘nın görevlendirildikleri belirtilmektedir.

Kale, iç ve dış kale olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Kalenin içinde İskender Paşa ve Kadı Mahmut adlarında iki büyük cami vardır. İskender Paşa Camii (1564-1565) yıllarında, Kadı Mahmut Camii ise (1584-1597)  yılları arasında tamamen Osmanlı mimarisi tarzında inşa edilmişlerdir.

Ahlat’taki kümbetlerin en büyüğü Usta Şakirt Kümbeti‘dir. Kare biçimli bir kaide üzerinde yükselen bu kümbetin tezyini, işleme ve dekorasyonu son derece göz alıcıdır. 1275 tarihinde yapılan Mahmut oğlu Hasan Aka Kümbeti şekil bakımından aynı özelliği taşımaktadır. Bunlardan başka Boğatay Aka Kümbeti 1281, Hüseyin Timur Kümbeti 1279, Mimar Kasım tarafından yapılan ve mevcut kümbetler içinde en zengin bezemeleriyle dikkatleri çeken Erzen Hatun Kümbeti 1377, Türk türbe  mimarisinin en güzel örneklerinden biri olan ve gövdesindeki kısa sütunlarıyla hareketli bir görünüme sahip olan Emir Bayındır Kümbeti 1481, özel şekliyle diğerlerinden farklı bir yapıya sahip olan kümbet mimarisinin çeşitlemesi konusunda iyi bir örnek teşkil eden Emir Ali Kümbeti en önemli örneklerdendir.

Bunlardan başka değişik adlar verilen, bazılarının adı ve yapıldığı tarihi bilinmeyen 15’den fazla kümbet daha vardır Ahlat’ta.

Çevreye mistik bir görünüm ve eşsiz bir manzara veren bu kümbetlerin dışında, üzerlerinde ejder kabartmaları, geometrik ve bitkisel bezemeler bulunan, ait olduğu kişinin şahsiyeti ile ilgili bilgiler içeren, boyları 4 metreyi aşan binlerce mezar taşının bulunduğu mezarlıklar da vardır Ahlat’ta.

Bu mezarlıklardan en önemlisi ve en büyüğü Meydanlık Mezarlığı‘dır. Bu mezarlıkta mezar taşlarından başka, mezar yapıları olduğu anlaşılan ve halk tarafından “akıt” adı verilen mezar odaları mevcuttur. Kümbetlerin mumyalık kısımlarını anımsatan ve çoğu toprak altında olan bu yapılar “Tümülüs” mezarlarını andırmaktadırlar. Mezar taşlarının çoğunun üzerinde “Bütün nefisler ölümü tadıcıdır.” ibaresi yer almaktadır. Bazılarında ise büyük ozan Yunus Emre‘den deyişler bulunmaktadır.

Yeryüzünde gezer idim; Uğradım mirkatlar yatur; Kimi ulu kimi kiçi; Kimi yiğit kimi koca, Kimi vezir kimi hoca, Ançılayın çoklar yatur.”

Bu dizelerden Koca Yunus‘un Ahlat‘ta da bulunduğu anlaşılmaktadır.

Bunların dışında Bayındır Köprüsü ve Darphane olduğu anlaşılan yapının kalıntıları, 13. yy’da dünyanın en büyük camilerinden biri olduğu anlaşılan “Ulu Camii“nin kalıntıları, “Taşdirek” olarak adlandırılan “Bayındır Padişah“ın yazlık köşkü olduğu belirlenen yapının kalıntıları, “Çifte Hamam” Ahlat’ta bulunan eserlerden bazılarıdır.

Ahlat’taki tarihi dokunun bu derece tahribata uğramasının bir başka nedeni de burasının deprem kuşağı üzerinde bulunmasıdır. Çeşitli zamanlarda meydana gelen şiddetli depremler, bu eserlerin büyük bir kısmını yerle bir etmiştir. Hatta bir keresinde meydana gelen büyük bir deprem sonrası binlerce kişi yaşamını yitirmiş, birçok eser yıkılmış bunun üzerine depremlerden bunalan 12.000 ailenin Kahire’ye göç ettiği, halen Kahire’de “Ahlat Mahallesi” olarak bilinen bir semtin olduğu bilinmektedir. Buradan hareketle Ahlat’ın nüfusunun 300.000 civarında olduğu, dönem itibariyle dünyanın en büyük kentleri arasında yer aldığı anlaşılmaktadır.

Ahlat, günümüzde tarihi geçmişi ile geleceğe ışık tutan, doğal ve turistik güzelliğiyle özellikle son yıllarda “Doğu’nun Bodrum‘u” olarak tanımlanan bir kent haline gelmiştir.

Bu özellikleriyle geçmişte başta “Kubbet-ül İslam” olmak üzere  “Ata Yadigarı Şehir“, “Oğuz Taifesi Şehri“, “Kadim Şehir“, “Tapu Senedimiz“, “Anadolu’da Türk Mührü” “Doğu’nun Bodrum‘u” gibi isimlerle taltif edilen Ahlat, “Anadolu’nun Kapısı, Türkiye’nin Tapusu” tanımlamasını da yukarıda sayılan diğer unvanları gibi fazlasıyla hak etmektedir.

 

 

Alıntı:  Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

 

Eyl 08

Doğu Türkistan’a yanmayan yürek insan değil, Türk hiç değildir..

Doğu Türkistan’a yanmayan yürek insan değil Türk hiç değildir

 

Kadim Türk yurdu olan Doğu Türkistan‘ın Recep Tayyip Erdoğan’ın gönlünde hiç bir yeri yokmuş, onun gözünde Uygur Türkleri Filistin kadar Müslüman değilmiş. Oysa Türk tarihinde Hun ve Göktürk devletlerinden sonra kurulan 3. Türk devleti Uygur devletidir.

Türkler’in yazılı ilk lugatı Dîvânü Lugati’t-Türk Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmış olup o bilge insanın mezarı Doğu Türkistan’dadır. Türklerin ilk felsefi ve hukuk kitabı Kutadgu Bilig Balasagunlu Yusuf Has Hacip tarafından yazılmış olup onun mezarı da Doğu Türkistan’dadır.

Ayrıca 1863’te Doğu Türkistan’da kurulan Türk devletinin Emir’i Devleti’nin Emir’i Yakup Han Bedevlet, Osmanlı Sultanı Abdülaziz’e biat ettiğine dair para bastırmış ve adına hutbe okutmuştur.

Velhasıl Doğu Türkistan’da Çin zulmü altında inim inim inleyen, toplama kamplarında tutsak olarak tutulan Uygur Türklerinin hürriyetlerine kavuşması için tek kelime etmeyeceksiniz ama Filistin davasının Türklüğün meselesi haline getirilmesini isteyeceksiniz öyle mi Sayın Cumhurbaşkanım..

Filistin meselesi elbette bütün Müslümanların ortak meselesidir ancak takdir buyurursunuz ki önce soydaşınıza ve gardaşınıza yardım etmekle mükellefsiniz. Siz daha, İran tarafından idam cezasına çarptırılan ve Van mülteciler kampında iade edilmek üzere bekletilen Rahim Cavadbeyli‘ye bile sahip çıkamadınız.

Milliyetçilik Türkeş’in mezarına su dökmek ile olmuyor. Milliyetçilik siyaseten köşeye sıkışınca “kurtar beni” diyeceğiniz bir mefkûre de değildir. Milliyetçilik ateşten gömlektir O gömleği giydiğiniz zaman ‘Her şey Türk’e göre, Türk tarafından, Türk için’ ilkesini kabul etmeniz gerekir.

Milliyetçilik rahmetli İsmail Gaspıralı’nın “işte dilde fikirde” iş birliğini hayata geçirmektir. Milliyetçilik Atatürk‘ün Türk devlet geleneğine emanet ettiği “Ne mutlu Türk’üm diyene” sözüne sahip çıkmaktır.

Çin Devleti ile yaptığınız ticari ilişkiler ve aldığınız kredilerin uğruna Uygur Türklerine yapılan zulüm ve baskılara göz yummak değildir milliyetçilik..

Bakınız her yerde Türklere tuzaklar kuruluyor ve her yerde Türkler vuruluyor. Türk her yerde garip Türk her yerde mahzun…

 

Alıntı

Eyl 07

ATATÜRK’TEN ÖĞRETMENLER İÇİN ALTIN SÖZLER

ATATÜRK’TEN ÖĞRETMENLER İÇİN ALTIN SÖZLER

* Dünyanın her tarafında öğretmenler insan topluluğunun en özverili ve saygıdeğer unsurlarıdır.

Yeni kuşak, en büyük cumhuriyetçilik dersini bu günkü öğretmenler topluluğundan ve onların yetiştirecekleri öğretmenlerden alacaktır.

Öğretmenler!… Cumhuriyet, fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. Yeni nesli bu nitelik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir.

Öğretmenler; Yeni nesli, Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcilerini, sizler yetiştireceksiniz ve yeni nesil, sizin eseriniz olacaktır. (25.08.1924, Öğretmenler Birliği Kongresi Üyelerine)

Öğretmenler! Erkek ve kız çocuklarımızın, aynı suretle bütün tahsil derecelerindeki talim ve terbiyelerinin pratik olması mühimdir. Memleket evlâdı, her öğrenim aşamasında ekonomik hayatta verimli, etkili ve başarılı olacak surette donatılmalıdır. (25.08.1924, Öğretmenler Birliği Kongresi Üyelerine)

Arkadaşlar! yeni Türkiye’nin birkaç yıla sığdırdığı askeri, siyasi, idari inkılâplar sizin, sayın öğretmenler, sizin sosyal ve fikri inkılâptaki başarınızla pekiştirilecektir. Hiçbir zaman hatırlarınızdan çıkmasın ki, Cumhuriyet sizden “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür “nesiller ister. (1924, Ankara) (Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Atatürk Araştırma Merkezi, C. II, s. 178 -179)

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet henüz millet namını almak yeteneğini elde edememiştir. Ona basit bir kütle denir, millet denmez. (14.10.1925, İzmir Erkek Öğretmen Okulunda)

Herkesin kendine göre bir zevki vardır. Kimi bahçe ile meşgul olmak, güzel çiçekler yetiştirmek ister. Bazı insanlar da adam yetiştirmekten hoşlanır.

Öğretmenler her fırsattan istifade ederek halka koşmalı, halk ile beraber olmalı ve halk, öğretmenin çocuğa yalnız alfabe okutur bir varlıktan ibaret olmayacağını anlamalıdır. (07.07.1927, Dolmabahçe Sarayı, İstanbul Öğretmenler Heyetine Demeç)

En önemli ve feyizli görevlerimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim işlerinde mutlaka muzaffer olmak lazımdır. Bir milletin gerçek kurtuluşu ancak bu suretler olur.

Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur.

Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir.

Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır; ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.

Eyl 06

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ KURUCU LİDERİ GAZİ MAREŞAL MUSTAFA KEMAL ATATÜRK!

TÜRKİYE CUMHURİYETİ DEVLETİ KURUCU LİDERİ

GAZİ MAREŞAL MUSTAFA KEMAL ATATÜRK!

 

“Ben askerliğin her şeyden ziyade sanatkârlığını severim” diyerek askerlik sanatının harp tarihindeki en usta uygulayıcısı Mareşal Mustafa Kemal,

“Size ben saldırı emretmiyorum, ölmeyi emrediyorum!… Düşmandan kaçılmaz… Cephaneniz yoksa süngünüz var. Süngü tak ve yere yat!” emirleriyle Çanakkale savaşıyla özdeşleşen Anafartalar kahramanı Yarbay Mustafa Kemal,

Bağımsızlık ateşinin yakıldığı Samsun’a çıkan, sonrasındaki kongreler sürecini yöneten ancak bu dönemlerin tarihi anlatılırken ismi anılmayan Mustafa Kemal Paşa,

“Komutan, yaratan demektir… Komutanlar, astlarından yüksek ve bilgili olmalıdırlar… Komutanların en büyük cesareti, sorumluluktan korkmamalarıdır… Eksiksiz bir komutanı oluşturan şey, eksiksiz ahlâktır… Vatandaş bilmelidir ki, ordu ne kadar önemli ise, onun başına geçirilecek olan millî başkomutan da başarı için, en aşağı o kadar önemlidir… Komutanlar, askerlik görev ve gereklerini düşünürken ve uygularken beynini siyasal düşüncelerin etkisi altında bulundurmaktan sakınmalıdırlar…” diyen Türk milletinin ebedi Başkomutanı Atatürk,

Tarihte ilk ve tek olmak üzere, çıkarılan kanunla Meclisin kendi yetkisindeki Başkomutanlık yetkisi ve unvanını verdiği, meydan savaşları yöneten ve kazanan, TBMM tarihi anlatılırken hiç olmamış sayılan ilk başkanı Mustafa Kemal Paşa,

“Meydan savaşı, yalnız karşı karşıya gelen iki ordunun çarpışması değildir; milletlerin çarpışmasıdır… Bir milletin alın yazısını olumlu ve olumsuz olarak belirleyen, meydan savaşlarıdır…”  diyen Sakarya Meydan Savaşını yönetip kazanan Başkomutan Mustafa Kemal Paşa,

Başkomutanlık Meydan Muharebesi olarak bilinen Büyük Taarruzu yöneten, sevk ve idare ettiği Türk Ordusuyla Büyük Zafere ulaştıran aynı zamanda Meclis Başkanı ve Başkomutan olan Gazi Mareşal Mustafa Kemal Paşa,

Ağustos 2018’e gelindiğinde TSK’nın resmi sosyal medya hesabında “Büyük Zafere Adım Adım” başlıklı 30 saniyelik videoda adı ve görüntüsüne yer verilmeyen Büyük Zaferin Başkomutanı Atatürk,

Muhtemelen gelen tepkilerden sonra bu sefer “Malazgirt’ten Kocatepe’ye… Ya İstiklâl Ya Ölüm” başlıklı 40 saniyelik videoda “Ya İstiklal Ya Ölüm” sözünün altındaki imzasıyla birlikte çok kısa görüntüsüne yer verilen Atatürk.

İşte Türk tarihinden silinmeye çalışılan Ata Türk. Ama gücünüz yetmeyecek!

TSK’nın son videosunda savaşın adı bile kullanılmamış, Başkomutanlık Meydan Muharebesi denilememiş! Bu arada, Büyük Taarruz’u anlatacak sözü de “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!” olmalıydı.

Anayasa gereği savaş zamanı Başkomutanlık görevini üstlenecek Genelkurmay Başkanının karargahının aklı başka yerde ki ebedi Başkomutanına ve onun adının verildiği savaşın anlam ve önemine odaklanamamış.

GENELKURMAY da siyasi iktidarın “Atatürk ve yaptıklarının karşısına başka şeyler çıkarıp halkı seçime zorlama” stratejisini benimsemiş görünüyor. Malazgirt, İstanbul’un fethi, Çanakkale, Dumlupınar, Büyük Zafer hepsi bizim. Tercihe zorlamak tarihe, vicdana ihanettir.

“2200 yıllık devlet, 1400 yıllık medeniyet” diyenlerin aksine zaferleri ve mazisi insanlık tarihi ile başlayan her zaman zaferlerle beraber medeniyet nurları taşıyan kahraman Türk Ordusuna fiilen Başkomutanlık yapmış, meydan savaşları kazanmış, en büyük eserim dediği ebediyete kadar payidar kalacak Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ATATÜRK Kurtuluş Savaşının ve Türk milletinin tek ve ebedi BAŞKOMUTAN’ıdır.

O’nun haricindekilerin Başkomutanlığı sadece temsilidir. Anayasa öyle diyor!

 

Alıntı

Eski yazılar «

» Yeni yazılar