Mar 12

FEDERASYON MU, KONFEDERASYON MU?

FEDERASYON MU, KONFEDERASYON MU?

 

MİT Başkanı Hakan Fidan, Kanada ve ABD’deki temasları hakkında Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan‘ı bilgilendirmiş olacak. Tabii Hakan Fidan‘ın ABD Senatosu istihbarat komisyonu üyeleri ile ne konuştuğunu kamuoyuna açıklayacak değiller ama konunun Kaşıkçı cinayeti ile sınırlı olduğunu kimse düşünmüyordur herhalde. 

Çünkü Genelkurmay İstihbarat Daire Başkanlığı yapmış emekli Korgeneral İsmail Hakkı Pekin, bir televizyon programında, “Türkiye hakkında, İngiltere’de, Chatham House bünyesinde, ‘federasyon mu olsun konfederasyon mu?’ tartışmaları yapılıyor” dedi.

Neden böyle bir tartışma yapabiliyorlar? Neden Türkiye’de bir düşünce kuruluşu, “Birleşik Krallık” üzerinde benzer bir tartışma yapmıyor da “Kraliyet enstitüsü”, Türkiye’ye gelecek tayin etmeye kalkışıyor?

Çünkü, Turgut Özal‘ın “federasyonu tartışalım” dediği yıllardan önce de Cumhurbaşkanı Kenan Evren, Türkiye’yi sekiz eyalete ayırma projesini gündeme getirmişti:

Kenan Evren, “Türkiye’yi sekiz eyalete bölelim” dediğini kendisi itiraf etmişti!

Hatta “Bavyera’da üç bayrak gördüm. Nedir diye sordum, ‘AB bayrağı, Almanya bayrağı ve Bavyera bayrağı’ dediler” sözleriyle de projenin propagandasını da yapmıştı. Kısacası sekiz bölgeli, sekiz bayraklı bir Türkiye istiyordu.

 

 

Alıntı

Mar 11

Diktatörler

Diktatörler

Artur Conte, Diktatörler Yüzyılı kitabında diktatörleri incelerken diyor ki; ”Diktatörlerin genel özelliğine bakılınca, eski ve zengin aileden gelmiş hiçbir diktatör yoktur. Çocukluğunda travma geçirenler, psikolojik sorunu olanlar Tiranlığa kadar ulaşınca birikmiş komplekslerini insanlıktan çıkarıyorlar. ”

Yine “Tiran bir demagogdur. Özgüven sorunu yaşar. Korkaktır ve korkusunu bastırmak için korku imparatorluğu yaratır. Seçilse bile kendini korumak için sonunda diktaya gitmek zorundadır.” diye ilave diyor.

diktatörler genel olarak eğitimini yarı bırakmış ve geçmişlerinde travma yaşamış ve adeta insanlığa düşman olmuş insanlardır.

Hitler, Avusturyalıdır. 1925-1932 vatandaşsız bir statüdedir. Lisede sınıf tekrarı yaptı. Maddi sorunlar nedeniyle okuluna devam etmedi. 1907’de Viyana Güzel Sanatlar Akademisi’ne kabul edilmedi. 1909’da evsizler yurduna yerleşti.

Mussolini, ilk ve orta okulda, disiplinsizlik ve saldırganlık gerekçesi ile 2 defa okuldan atıldı. 8 yaşında annesinin gittiği kilisede insanlara taş attığı için, kiliseden kovuldu. Yatılı okulda arkadaşını yaraladı. Öğretmenine mürekkep hokkası fırlattı. 11 yaşında okuldan atıldı. Sonradan mezun oldu. Askerlikten kaçmak için İsviçre’ye gitti. Orada yakalandı ve bir gece hapiste kaldıktan sonra sınır dışı edildi.

Stalin, 7 yaşında çiçek hastalığı geçirdi, yüzünde çiçek izleri kaldı. 12 yaşında araba kazası geçirdi sol kolu yaralandı ve ölünceye kadar sakat kaldı. Ortodoks rahip okuluna gitti ve huzursuzluk çıkardığı için ayrıldı.

Saddam Hüseyin, 1937 tarihinde, Irak’ın Tikrit kentinin bir köyünde fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası, henüz Saddam Hüseyin dünyaya gelmeden vefat etti. Annesi ona Arapçada “karşı koyan” anlamına gelen Saddam adını verdi.

Geçim sıkıntısı içindeki annesi doğumdan sonra onu Dicle kıyısındaki Tikrit’te yaşayan dayısı Hayrallah’ın yanına gönderdi. Subay  olan dayısı 1941’de Irak’taki Britanya etkisine karşı gerçekleştirilen bir isyana katıldı. Britanya tarafından bastırılan bu başarısız ayaklanmaya katılan Hayrallah görevinden alınıp hapse atıldı. Saddam annesinin yanına döndüyse de kısa süre sonra dayısının yanına döndü.

Çağımızda her zamankinden daha fazla demokrasiye ihtiyaç duyulmaktadır.

 

Alıntı

Mar 10

DİNDE ZORLAMA YOKTUR

DİNDE ZORLAMA YOKTUR

 

Dindarlığın ilmi kaynaklarda açıklaması:

“Dindarlık, dindar olma, kişinin herhangi bir dinî yapıya bağlı olma ve dinin emirlerini gayretle yerine getirme durumu; kişinin mensubu olduğu dine ait inanç, ibadet ve sembollere ilişkin kabul, yoğunlaşma ve meşgul olma derecesi…”

“Din ve dindarlık, kendi irade ve tercihiyle dindar olmayı benimseyen kişiye hayatını nasıl devam ettirmesi gerektiğine dair bir çerçeve çiziyor.”

“Din, baskıyla benimsenemez.”

“Din ve dindarlığı önemseyen samimi dindarlar ciddi sorumluluklar taşır.”

“Müslümanların ve dini temsil makamında bulunanların olumlu ya da olumsuz davranışlarının üreteceği sonuçlar vardır ve bu sonuçlar sadece kendilerini bağlamaz; sergilenecek olumlu davranışların İslâma yönelik peşin hükümleri bertaraf etmesi mümkündür; olumsuz tutum ve davranışlar İslâm hakkında asılsız, yanlış, sübjektif kanaatlerin oluşmasına sebep olması da mümkündür.”

Ayet-i kerime (Bakara, 2/256). “Dinde zorlama yoktur. Doğru eğriden açıkça ayrılmıştır…”

Din konusunda araştırma yapanlar, bu ayetin, başka dinden olanlar veya İslâm dinini henüz kabul etmeyenler için gönderildiğini, dine girenlerin ise kaidelere uymaları gerektiğini bilirler.

Ayetin ilk cümlesi: “Lâ ikrâhe fi’d-dîn.”dir!

“İkrah” zorlamak, tiksinti uyandırmak anlamınadır. Yani dinde tiksintiye yol açacak davranışlardan kaçınacaksın, din değnekçiliği yapmayacaksın arkadaş!

Tebliğ konusu var bir de: Âl-i İmrân 3/20. ayet: “… fe-İnnemâ aleyke’l-belâg” (“Artık sana düşen yalnızca tebliğdir.”)

Gaşiye, 88/ 21-22. ayet: “Fe-zekkir innemâ ente müzekkir. Leste aleyhim bi-musaytır.” (“Artık sen öğüt verip hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici, bir hatırlatıcısın. Onlara baskı kullanacak değilsin.”)

Demek ki, hiçbir surette zorlama yok!

Ankara Sincan’da bir ilkokulda, okul müdürü kadın öğretmenlerin topuklu ayakkabı giymelerinin dinen caiz olmadığına dair bir metni öğretmenlere okutturuyor, ardından da topuklu ayakkabıların dersin ahengini bozduğuna dair resmî yazı gönderiyor.

Ahenk bozma işin kılıfı.

Din böyle mi anlatılır? İnsanlar böyle mi ikna edilir? Ve sen kimsin? Din âlimi misin? Diyanet görevlisi misin? Nesin sen!

Sen bir yalancısın!

Bahsedilen ayet Nur surenin 31. ayetidir. Tefsirleri okuduğunuzda izahının bambaşka olduğunu göreceksiniz.

Akif’le bitirelim:

“Tevekkülün manası hiç öyle değil

 Yazık ki beyni örümcekli bir yığın cahil

Nihayet dine oynayarak en rezil oyunu  

Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu.”

Türkiye’de Suudi Arabistan’daki gibi din değnekçiliği aldı yürüdü!

 

 

Alıntı

Mar 09

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Yaşamak için mücadele şarttır.” M. Kemal Atatürk

* “Delilik, şüphesiz aptallıktan iyidir. Delilik var olmuş bir zekânın yok oluşudur; aptallık var olmamış bir zekânın var olmamaya devam edişidir. Deliliğin hiç olmazsa mazisi

şanlı. Aptallığın şerefli bir tarihi bile yok…” Peyami Safa

* “Milleti kederde ve tasada birleştirene ‘profesyonel politikacı’, neşede ve kıvançta birleştirene ‘sanatçı’ denir.” Müfit Can Saçıntı

* “Özgür insanlar hatırlayın bu düsturu; özgürlüğe sahip olabiliriz. Ancak bir kere kaybedildiğinde bir daha asla geri gelmez.” Jean Jacques Rousseau

* “Herkes düşündüğü kadar anlayabilir.” Nüvit Osmay

* “Bir milletin büyüklüğü ve ahlaki gelişimi, hayvanlara olan davranış biçimi ile değerlendirilir.” Mahatma Gandhi

* “Nasıl ya da ne zaman öleceğinizi seçemezsiniz. Ama şimdi nasıl yaşayacağınızı seçebilirsiniz.” Joan Baez

* “Kötü yasalar en korkunç zulüm biçimidir.” Edmond Burke

* “Sen tembel tembel yatarken, Tanrı’nın senin için uğraşacağını sanmak… İşte bu, birçok krallıkların, birçok devletin yıkılışının sebebi olmuştur.” Makyavel

Mar 08

“İşgal Suriye’de mi Türkiye’de mi “

“İşgal Suriye’de mi Türkiye’de  mi ”

 

Akdeniz ve Güneydoğu’da dehşet verici nüfus artışıyla, ekonomiden sosyal alanlara kadar yaşama egemen olmaya başlayan göçmen yoğunluğuna ve yol açtığı sorunlara ne demeli?..

Türk esnaf ve sanayici vergi baskısı altında inlerken, vergisiz, SSK’sız, belgesiz iş yeri açan Suriyelilere gösterilen ayrıcalık yalnızca haksızlık ve ayrımcılık nedeniyle öfkeye yol açmıyor, Antep, Urfa, Hatay ve Adana gibi neredeyse 2 milyon sığınmacının bulunduğu kentlerde ciddi sosyal çatışmaları da körüklüyor…

Sığınmacıların açtığı dokunulmaz özellikli iş yerlerine yurttaşlarımızın “işçi” olarak sığınması ise çarpık bir vahametin sonucu…

Peki, Adana‘da anlatılanlara ne demeli?..

Yurttaşlarımızın muayene ve ilaç “kesinti”sinden kurtulmak için ilaçlarını hiçbir sağlık harcaması yapmayan Suriyelilere yazdırtmak zorunda kalması kimin utancı?..

Kendi ülkelerinde, mültecilerin ilaç-muayene ayrıcalığına sığınmak zorunda kalan yurttaşlarımızla ilgili anlatılanlar gerçekten kahredici… Örnek mi?.. Adana’nın Sarıçam ilçesi, Buruk Mahallesi’ndeki Suriyeli kampında yaşayan sığınmacıları hastanelere göndererek kendileri için ilaç yazdırtmak zorunda kalan yurttaşlarımızın içine düşürüldüğü rezalet konuşuluyor… Üstelik sığınmacılara verilen 5-10 TL “bahşiş” karşılığında!..

Ve şu soru her şeyi anlatıyor; “Bedava sağlık hizmeti alan Suriyeliler, Türklerin sağlığı üzerinden de ticaret yapıyor!.. Bu sosyo ekonomik rahatlık varken, Avrupa’ya giden Suriyeliler boşuna mı geri dönüyor Türkiye’ye?..”

 

Diploma çetesi mi var?..

Türkiye’nin neredeyse her köşesindeki kamu birimlerinde doktor ve öğretmen adı altında binlerce Suriyeli istihdam ediliyor…

Kadrolaşma İstanbul’da da yaygınlaşıyor…

Öğretmen adayı Türk yurttaşlar işsizlik nedeniyle intihar ederken, yaşamın her alanında torpille dolaşan, hatta hastanelerde “yasal öncelikli hasta” diye muayene kuyruğunda, devlete 30 yıl SSK primi ödeyen 70-80 yaşındaki yurttaşlarımızın önüne geçirilen Suriyeliler yalnızca “yasal ayrımcılık”la mı yaşıyorlar?.. Ne yazık ki değil…

 

Gözlemlerimiz Hatay’dan

Neler oluyor Reyhanlı’da?..

Bölgedeki kimi Suriyelilerin “devlette istihdam uğruna bin dolar karşılığında sahte diploma” ürettiği, bunların noter onayından sonra istihdamda ve “vatandaşlık alınmasında” kullanıldığı doğru mu?..

İstihdam edilen Suriyelilerin diplomalarını, kariyerlerini ve eğitim süreçlerini kontrol eden bir sistem var mı Türkiye’de?..

Cilvegözü’nde neler oluyor?..

Şu soru da dehşet uyandırıcı; “Ambulanslar insan kaçakçılığı mı yapıyor?..”

İddiaya göre, “hasta Suriyelileri taşıma iddiasıyla İdlib’e giden ambulanslar dönüşte Türkiye’ye kaçak getiriyor!..”

Cilvegözü Sınır Kapısı’ndan giren ambulanslar kontrol ediliyor mu acaba?.. Bölgede “3000 dolara insan kaçakçılığı” yapıldığı, bu olayların özellikle saat 12.00 ve 17.00’de, yani “mesai gevşekliği sırasında” devam ettiğini konuşuyor Hataylılar…

Tek sorun insan kaçakçılığı mı sorusuna bölgedeki bir kaynak şu yanıtı verdi;

“Kimin bu ambulanslar?.. Her seferde Türkiye’ye 6-7 kişi kaçıran ambulanslarla ilgili iddialar bölgedeki askeri ve sivil yetkililere nasıl ulaşmaz acaba?.. Peki, İdliî’deki garajdan taşınanlar hasta değillerse kim?.. Türkiye’ye teröristleri de sızdırırlarsa kim bunu tespit edecek?..”

Cumhurbaşkanı Erdoğan’a, Genelkurmay’a ve İçişleri Bakanı Süleyman Soylu‘ya da geliyor mu bu ürkütücü bilgiler?..

 

 

Alıntı

Mar 07

AY KIZ…

AY KIZ…

Dedim; ay kız söyle bu endam nedir?

Dedi; o dediğin servi dalıdır…

Dedim; ay kız yüzündeki allık ne?

Dedi; nazlı dalgalanan bayrak alıdır…

Dedim; ay kız sözündeki tatlılık…

Dedi; dilimdeki petek balıdır…

Dedim; ay kız gönlün nerde tutarsın?

Dedi; o, yüreğim yârin malıdır…

Dedim; ay kız nazın, cilven de çoktur

Dedi; âşıkların hasbihalidir…

Dedim; ay kız göz üstünde yay gördüm

Dedi; cana Hak’tan can hilalidir…

Dedim; ay kız saçın, göğsün açarsın

Dedi; yârin hakkı, hem helalidir…

Dedim; ay kız taşlar, dikenler aştım

Dedi; o yol gerçek âşık yoludur…

Dedim; ay kız biziz, biz varız artık

Dedi; bütün canlar Hakk’ın kuludur…

Dedim; ay kız Hakça sana talibim

Dedi; bil ki, Allah yüce, uludur…

 

Kenan ŞAHBAZ

Mar 06

Yandaşlar İsyanda!

Yandaşlar İsyanda!

Ak Partililerden pasajlar…

Aydın Ünal, Yeni Şafak, 21 Ocak 2019. (Erdoğan’ın konuşmalarını yazardı)                                                                                           

“Lakin kaçışımız çürümeden, seviyenin düşmesinden, tahammülsüzlükten kaçıştır. Kaçışımız düşmandan değil, ‘dost’ görünenden kaçıştır. Kaçışımız korkudan değil, pervasızlıktan; tehditten değil, aldırmazlıktan, gözü dönmüşlükten, hırstan kaçıştır. Kaçışımız, masumane kaygılarla dostça uyarılarımızı sınırsız iştihalarının ve kifayetsiz ihtiraslarının önünde mania olarak görenlerin iftiralarından, ithamlarından kaçıştır.” (Aydın Ünal partisinin en ihtiyaç duyduğu bir zamanda köşe yazılarını sonlandırdı. Bu sözler “Günaha ortak olamam!” itirafıdır.

Aynı gazeteden Kemal Öztürk‘ün tiviti:  23 Ocak 2019                                                                                                 

“Bu camia, Aydın Ünal gibi, ömrünün en verimli çağlarını AK Parti’ye, devlete ve ülkesine hizmet etmekle geçirmiş bir kişinin dost uyarılarına tahammül edemeyecek duruma gelmişse, tehlike çanları çalmaya başlamış demektir. Aklımızı başımıza alıp düşünmeliyiz.” (“Yandaş” yazarlar içinde bir ağırlığı olan Ahmet Kekeç Star’daki köşesini ikiye indirdi. Gerçi sayfa sayısı düştüğü için diğer yazarlardan da indirime gittiler ama Ahmet Kekeç‘in vaziyeti başka… Ak Parti’ye laf eden herkese ok fırlatıyordu. Hangi birine yetişecek! Demek ki kol yoruldu. Boş ver Ahmet sen değil; “Saray” düşünsün! Edebiyatçı kimliğin kalıcı. Romana dön!

Abdurrahman Dilipak, Yeni Akit, 23 Ocak 2019                                                                                      

“Bir sürü ufak adam, birilerini yücelterek, onun gölgesi altında onun adına ‘amir’ oldular. Tarih, ağalarından daha zalim kahyaların kanlı cinayetlerinin hikayeleri ile doludur. Kahyalarının yaptıklarından sorumlu tutulup saltanatlarının yıkılışını gören sultanların sayısı az değildir.”

Cemile Bayraktar’ın tiviti, 21 Ocak 2019 Yeni Yüzyıl’da yazıyor ve diyor ki: Ha Cemaat cenahı, ha Ak Parti (Ak Cemaat) cenahı… Yok birbirlerinden farkı!                                                                                          

“Ben de diyorum ki biz dirsek çürüttük, okuldan bir şeye fırsat bulamadık, dereceye girdik ama hâlâ bir arpa boyu olamadık, bu ‘arkadaşlar’ okula gitme zahmeti göstermeden nasıl akademisyen, öğretim üyesi oldu? Meğer üniversite açıp bunlara kadro dağıtmışlar, vakıf, özel, devlet…”

 Özlem Albayrak, Yeni Şafak, 23 Ocak 2019                                                                                       

“Normalde örtülü olup sonradan başını açan birinin bununla iftihar etmek ve ‘özgürlük’ laflarıyla sosyal medyaya düşmek yerine sessiz sedasız hayatını değiştirmek isteyeceğini düşündüğüm için, [10 yıl önce 10 yıl sonra] fotoğrafların[ın] kurgu olabileceğini zannetmekle birlikte, son yıllarda örtülü kadınlar arasında başını açma yönünde eğilim olduğunu da gözlemlemekteyim.”

Ak Partili Metin Külünk                                                                                                             

“Cemaatler, sivil yapılar devlete dâhil olmalı müdahil olmamalı. Devleti ele geçirme mantığı ile hareket etmemeli. Bugün çok ciddi bir zihin ve eylem ahlâkı problemimiz var. İdealist bir devlet adamı yetiştirmemiz lâzım. İnsanlar grup üzerinden yetişip hareket ederse oraya gittiği yerde topluma göre değil geldiği yere göre hareket eder. Bu yapı üzerinden konuşmalıyız. Bütün cemaatler mevzisine çekilmelidir.”

 Son söz Saadet Partisi Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu‘nun:                                                          

“Kendisinden olan şerefli, olmayan şerefsiz! Böyle denilerek kutuplaştırma artırılıyor. Bir insanın ağzından çıkan kelime kendisini anlatıyor. Toplumsal kamplaşmayı önlemeliyiz. Farklı olmamız, bu bir zenginliktir. Adalet sistemimiz bozuldu. Adaletsiz bir toplum huzura kavuşamaz.”

 

Alıntı

Mar 05

“-Hatırla eşşoğleşşek hatırla…”

 “-Hatırla eşşoğleşşek hatırla…”

 

 Rus gizli haber alma örgütü KGB Ruslar hakkında çok gizli sırları ele geçiren; Amerikalı, İngiliz ve Temel‘den oluşan üç ajanı yakalamıştı.

Bu ajanlar bilgiyi güvenlik açısından üçe bölmüş ve her birinin diğer iki sırdan haberi olmayacak şekilde her şeyi ayarlamışlardı.

KGB bunları konuşturmak için işkencelere başladı. Amerikalı kendisine ait bilgiyi 9. gün ağzından kaçırdı.

Sıra İngilize gelmişti. Onun ağzı da 17. gün çözüldü. Temel‘i de konuşturabilirlerse her şey tamamlanacak.

Ama Temel bir türlü konuşmuyor. Artık 36. gün…

İşkence seansından sonra getirip hücresine kapatıyorlar. Temel kafasını duvara vurarak:

“-Hatırla eşşoğleşşek hatırla…”

Mar 04

İşte “tevazu”, işte “samimiyet”, işte “gayret (!)

İşte “tevazu”, işte “samimiyet”, işte “gayret (!)

 

Katıldığı açılışta, ilgili firmanın ulaşım ve çevre konusunda üstüne düşenleri yapmadığını, santralin zehir saçtığını söyleyen vatandaşa:

– Nankörlük yapma otur, otur. Nankörlük yapma. Ekmek bulamazsınız yemeye, ekmek gelir sonra da ekmeği tepersiniz… Teşekkür edeceğiniz yerde başka şeyler konuşuyorsunuz… El üstünde tutacaksınız, başka şey konuşuyorsunuz…

“Anamızı ağlattınız” diye feryat eden çiftçiye:

– Terbiyesizlik yapma… Artistlik yapma lan… Hadi ananı da al git…

“Çiftçinin hali ne olacak” diye bağıran köylüye:

– Yahu bu millet yatıp kalkıp size mi çalışacak?

Dönemin YÖK Başkanı Erdoğan Teziç’e:

– Burası basmıyor. Hayatta iki koyun bile güdemez.

Doktor ve iş isteyen vatandaşa:

– Doktorunu getirip de çivi ile çakacak halimiz yok. Ben iş bulma kurumu da değilim. Yok öyle avantaya alıştınız.

“Satılık böbrek” pankartı açan vatandaşa:

– Kusura bakma hemşehrim, burası sakatatçı dükkanı değil!

Bölgelerinin geri kaldığını söyleyen vatandaşa:

– Devlet yatıp kalkıp seni mi kalkındıracak!

İş isteyen gence:

– Ben iş bulma kurumu muyum?

Pancar fiyatlarını süren üreticiye:

– Pancarı bırak medeniyete bak.

Eleştiride bulunan gazetecilere:

– Haddinizi bileceksiniz.

Toplu açılış töreninde “işçi artsın, üretim artsın” diye slogan atan çiftçilere:

– Bana slogan atmayın, bunu başkalarına yapın.

Atama isteyen öğretmene:

– Onları Kılıçdaroğlu yapar size olur mu?

Üniversite öğrencilerine:

– Her üniversiteyi bitiren yahut tüm halk iş sahibi olur diye bir kaide yok.

Çocuğuna iş isteyen babaya:

– Senin çocuğun işsiz kalsın ya n’apalım otur otur…

Kadro isteyen işçiye:

– Çalışıyorsunuz, ne kadrosu!

– Şu yaptığınız şeyler çok yanlış. Nankörlük yapmayın. Bir yerde çalışıyorsunuz nankörlük yapmayın…

 

Alıntı

Mar 03

BİR TARİH, BİR ŞEHİR, BİR ŞAİR

BİR TARİH, BİR ŞEHİR, BİR ŞAİR

Ne zaman biri bana , “Nerelisin diye sorsa?” nedendir bilmem ama aklıma hep Arif Nihat Asya ve onun böyle bir soruya verdiği cevap gelir:

-Nerelisin diye soruyorlar:

İnceğiz köyünde doğmuşum.

İnceğiz’i Çatalca’ya

Çatalcayı İstanbul’a bağlamışlar

İstanbullu olmuşum. 

Arif Nihat Asya’nın bu sevimli cevabı her ne kadar kimlik kartının doğum yeri hanesini süslese de bence Arif Nihat’ın manevi doğum yeri, Bayrak şiirini yazdığı Adana’dır. Çünkü şairimiz “Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü / Kız kardeşimin gelinliği, şehidimin son örtüsü…”  diye başlayan Bayrak şiirini Adana’da kendi ifadesiyle, “1940’ın 4 Ocak’ını 5 Ocak’a bağlayan gece el-ayak ortalıktan çekilince, petrol lambasının yorgun ışığı altında bayrağımıza sığınarak, bayrağımıza sarınarak yazdı.”   5 Ocak Adana’nın Fransız işgalinden kurtuluş günüdür. Bir başka deyişle 5 Ocak, Arif Nihat’ın ay-yıldızlı bayrağımıza “Senin destanını okudum, senin destanını yazacağım” dediği gündür. 

Evet, bu muhteşem şiirin yazıldığı ve İlk kez okunduğu yer Adana’dır. İşte bu sebeple Arif Nihat Asya’nın asıl doğum yeri Adana’dır diyorum.  Çünkü Arif Nihat Asya, o günden bugüne edebiyatımızda bayrak şairi olarak anılmaktadır. Bu durum şairlerin dünyasında hiç de yadırganmaz. Öyle ki bazı şairler yüzlerce şiir de yazsa anıtlaşan şiirleriyle hafızalarda yer almaya devam ederler: Âşık Veysel’in “Kara Toprak”ı, Faruk Nafiz’in  “Han Duvarları”, Sezai Karakoç’un “Mona Roza” sı gibi… Arif Nihat da birbirinden güzel şiirlere imza atmasına rağmen Bayrak şiiriyle tanınmış Bayrak Şairi olmuştur.

 Zaten kendisi de kendini bir Adanalı olarak kabul etmektedir. Adana da ikinci evliliğini yapmış, büyük bir “Servet”e ulaşmıştır.  İkinci eşi Servet Hanım, ona Fırat’ı ve Murat’ı hediye etmiştir. Kısacası Adana’yla bütünleşmiş, onun bir parçası olmuştur.

“Hayır,  Adanalı değilsin,” diyerek canını sıkanlara “Adanalı”başlıklı yazısıyla unutulmayacak bir ders vermiştir:

 “Adana işlerine ne hakla karışıyor? Adanalı değildir!” demişler. Haklıdırlar: Saatler yerli marka olmadığından Adana’da zaman da Adanalı değildir. Adı istediği kadar Adana’yla beraber anılsın, Adana’yı doğursa bile Adana’da doğmadığı için Seyhan da Adanalı değildir. Ve şu bahçede dallar Adanalıdır, kuşlar Adanalı değildir. (…) Ulu Camii’nin minaresi nerelidir, bilmem… Saat Kulesi- biraz sivrildiği için olsa gerek- Adanalı değildir. Lakin ben de değilsem kim Adanalı acaba? Adanalılık Adana’nın sadece ağası, paşası olmuşlara vergiyse yalnız ölüler Adanalıdır; diriler Adanalı değildir!” der; fakat bununla da yetinmez bir de şiir yazar:

Adana

Kimmiş beni Adana’dan atacak

Benim adım Adana’da armadır!

Nasıl bırakırım Adana’yı ben.

Ki Adana, benden bana kalmadır!

Nasıl geçer benden Adana kızı:

Bileğimde elim, altın burmadır! 

Arif Nihat Asya, şiirlerinin yanı sıra nesirlerinde de Türkçenin o en canlı, o en muhteşem güzelliğini kelimelerle örerken mensur şiirin en seçkin örneklerini sunar. Mesela onun “Kartopu”nu okuyanlar seslerin beyazlığını, hecelerin yumuşaklığını, kelimelerin insanın içini ısıtan sıcaklığını duyarlar. Adanalılara bir 5 Ocak armağanı olsun:  

 “Kartopu” 

“Kartopu oynayacak çağım çoktan geçti; yaşımın sayısı kadar kartopu atmaya kolumun gücü yetmez. Buna rağmen bir kartopu atsam, kartopum dağılmadan, bozulmadan Adana’ya ulaşsa dostlarım üzerinde eldivenlerimin izini değil avuçlarımın çizgilerini bulurlardı.

 Ben onlara kartopu atsam, onlar bana turunç atsa, portakal atsa kartopuna altıntopla mukabele etmiş olurlardı.

Bir kartopu atabilsem Noel ağacı gibi Noel Baba’yı da yere sererdim… 5 Ocak, rakipsiz bayramım olarak kalırdı.

Adana’ya bir kartopu atsam kartopuna “Vurduğun göğsü incitme… Düştüğün avucu üşütme!” diye tembih etmeyi unutmazdım. Acıtmazdı, çürütmezdi, incitmezdi, üşütmezdi.” 

Adana’ya nüfus kütüğünden bağlı olmasa da gönülden bağlı olan Arif Nihat, nikâhı kıyan Adanalı Vehbi Hoca’nın ardından öylesine hoş bir yazı kaleme alır ki bu yazıyı okuyan ya da okuyacak olan dünyanın bütün nikâh memurları Vehbi Hoca’nın yerinde olmayı o kadar çok isterdi ki…

İşte yazıdan birkaç bölüm:

“On sekiz yıl, önünden esmerler, sarışınlar, kumrallar; körpeler, olgunlar geçit resmi yaptı.

 Bir “evet” i dünyalar değen ağızlar, bir gülümsemesi yuvalar, gönüller aydınlatan yüzler gördün… Delikanlılar, yaşlılar, dullar, gelinler, kızlar gördün. Fakat kim bilir ne cilveler, ne edalar, ne nazlar gördün!

Nur içinde yat Vehbi Hoca; Adana’yı biz görmedik, sen gördün.

Dergiler, kitaplar, yıllıklar ne bilecek: Adana’nın tarihini senin çinko kaplı dolabındaki defterler bilir Vehbi Hoca.

Senin filmlerin, senin romanların birbirinden güzel bitti… Muradı olanları murada erdirmekten tatlı ne var şu dünyada? Allah’ın emri, Peygamberinin kavli, Vehbi Hoca’nın himmetiyle ben de mesut oldum… Nur içinde yatasın Vehbi Hoca!” 

1928’in Eylülünde Adana’ya, Edebiyat Muallimi olarak tayin edilen Arif Nihat 1934’te İstanbul-Halıcıoğlu Yedek Subay Okulundayken Soyadı Kanunu gereği Asya soyadı alır. Bundan böyle artık onun adı alfabenin a’sıyla başlar a’sıyla biter kısacası Arif Nihat Asya edebiyatımızın ANA’sı olur.

Öğretmenlik hayatının büyük bir bölümünü bu şehirde, Adana’da geçiren Arif Nihat Asya, 1948’de Edirne Lisesi Edebiyat Öğretmenliğine gönderilince bu durum Adanalıları çok üzmüş; gerek öğrencileri ve dostları, gerekse Adana halkı, bu sürgüne tepkilerini göstererek onu, beş bin kişilik bir kalabalıkla istasyondan uğurlamışlardı.  Kalem dergisi de 1948/49’a ait Aralık- Ocak 4.,5.  sayısını “Arif Nihat Özel Sayısı” olarak çıkarmıştır. Bu sayılarda yer alan yazılardan birkaç örnek cümle: 

“Yirmi sene evvel, Trakyalı bir genç muallim olarak buraya gelen Arif Nihat, dün Trakya’ya koca bir Asya olarak gitti.”  (Şevket Kutkan) 

“Ağzıyla yiyen, gözüyle bakan, başını sallayan, belini büken sofra başına.  Ağzıyla konuşan, gözüyle gören başıyla düşünen, dimdik Arif Nihat Asya sınır taşına…” (Hamid Salih Asyalı) 

“Sen ki vefalı, kadir bilen, Çukurova çocuklarının ruhunda bir bayarak gibi dalgalanan bir şair, eşsiz bir sanatçısın. Bunu dostuna, düşmanına, Adana istasyonunda yapılan emsalsiz uğurlama ile ispat ettin.” (Ziya İlhan Zaimoğlu) 

Arif Nihat Asya, Edirne’deyken Adana’ya tam da kendine uygun bir “Mektup”gönderir ve duygularını şöyle dile getirir:

Ova şerrimizden halas olunca

Kozalar, pamuklar,  ipeklendi mi

 

Arıları vızır vızır işleyen

Fesat  kovanları peteklendi mi

 

Çala çırpa yahut yalaya yuta

Birkaç karın daha göbeklendi mi

 

Peşimize düşen çifte yılanlar

Dönüp koltuğuna çöreklendi mi

 

“Melekgirmez” derler bir bucak vardı

Biz yolcu olunca meleklendi mi

 

O Adana’dan ayrıldıktan sonra” Melekgirmez” semti meleklendi mi bilinmez; ancak bu ayrılık fazla uzun sürmez; 1950 yılında Arif Nihat, Edirne’deyken Seyhan’dan milletvekili seçilir. Böylece Adanalı olduğunu resmen tescil ettirir.

Zaten o, yediklerinin, içtiklerini tadını Çukurova’dan, Seyhan’dan almış;

Dallara el sürdü Hızır,

Asmaların altı hasır…

Yensin erik, yensin kısır;

Suyu Seyhan’dan içilir… 

Diyerek Adana’nın Ulu Camii’siyle, Saat Kulesi’yle, Taşköprü’süyle;  semtleriyle, parklarıyla, meydanlarıyla, okullarıyla, iç içe olmuş;

Sevdiklerimden armağan

Bıraktım bir güz mevsimi

Taşköprü’nün taşlarında

Duysunlar ayak sesimi 

demiş ve tarihin derinliklerinden gelen hürriyet sevdamızı en muhteşem sesiyle 5 Ocak Marş’ında Toroslardan haykırmıştır: 

Çatılar, kubbeler, başlar üstüne

Çekin ey genç eller, al bayrakları…

Ki bayrak alıyla yazdı yazanlar

Vatan toprağına (5 Ocak)ları…

 

Yükselin, yükselin ey Toroslar ,ey

Şu mavi göklerin basamakları.  

Ve yine bir başka 5 Ocak’ta Adanalının bu mutlu gününde,  bir yanağını 1904’te öptüğü dünyanın, öteki yanağından 1975’in 5 Ocak’ında öpmüş ve 

Yoksa şu yaprakta Yavuz

Yoksa şu sayfada Oğuz

Biz de yoğuz, biz de yoğuz! 

Diyerek ebedi âleme göçmüştür. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun!                                     

 

Alıntı: M. Hayati Özkaya

Eski yazılar «

» Yeni yazılar