Oca 25

NE İSTERSİN?

NE İSTERSİN?

 

Sev dedin de sevmedim mi?

Öv dedin de övmedim mi?

Hayatımı vermedim mi?

Daha benden ne istersin?

 

Ömrümü yedin, bitirdin

Aşk değil zulüm getirdin

Candaki canı yitirdin

Daha benden ne istersin?

 

Gizli kin var gözlerinde

Tıpkı zehir sözlerin de

Ben yokum ki özlerinde

Daha benden ne istersin?

 

İçtin beni kana kana

Zulüm ettin kutsal cana

Kurtuluştur ölüm bana

Daha benden ne istersin?

 

Cahildim çabuk aldandım

Şeytanmışsın melek sandım

Bu canımdan ben usandım

Daha benden ne istersin?

 

Kenan ŞAHBAZ

 

Oca 24

“CAN DOLAŞIMI”

“CAN DOLAŞIMI”

Dr. Nimetullah Reşidi

Reşidi, 2004 yılında Avustralya’da düzenlenen Dünya Akupunktur Konferansı’nda akupunktur tedavi yönteminin sanıldığının aksine, Çinlilerin değil, Uygurların buluşu olduğunu, Zeki Velidi Togan ve Reşit Rahmeti Arat gibi büyük Türk tarihçilerinin eserlerine de dayanarak anlatan bir kişi.

Reşidi, akupunkturun Türk icadı olduğunu söylediği için 2002 yılında İstanbul’da düzenlenen Uluslararası Akupunktur Kongresi’ne konuşmacı olarak kabul edilmemişti.

1947 yılında Kaşgar’da doğan Nimetullah Reşidi, tıp eğitimini 1969’da, fizyoloji ihtisasını da 1982’de Çin’de tamamladı. 1985’te Türkiye’ye iltica etti ve 1988’de Türk vatandaşlığına geçti. 1989’da ise Sağlık Bakanlığı tarafından doktorluğa kabul edildi. “Akupunktur Tedavisi Uygulama Yetki Belgesi”ne sahip bulunuyor.

Reşidi’nin “Pratik Bilgisayarlı Akupunktur”, “HBM Manyetik Akupunktur Kupası Kullanım Rehberi”, “Akupunktur Çörküsü” adlı eserleri var. Reşidi’nin, “Pratik Bilgisayarlı Akupunktur” isimli Çince’den çeviri olan eserini zamanın Başbakan Yardımcısı ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Çin Halk Cumhuriyeti’ni ziyareti sırasında Çin Devlet Başkanı’na hediye etmişti.

***

Reşidi’ye, bana hediye ettiği son kitabına neden “Çin’ce akupunktur” adını verdiğini sordum. “Her ne kadar akupunktur tedavisi Uygur buluşu olsa da bu yöntem Çin’de geleneksel olarak uygulanmakta ve eğitimi verilmektedir. Uygur dilinde ‘Çin’ce’, ‘Çin tarzı’ demektir. Türkiye’de akupunktur çok yanlış biliniyor sadece sigara bıraktırmak için kullanılan bir yöntem zannedenler bile var. Oysa binyıllar içinde gelişmiş bir tıp anlayışı var. Halen Çin’de uygulanan akupunkturu Türkiye doğru tanısın diye bu kitabı yazdım” dedi.

Reşidi, özellikle tıbbı terimlerin Uygurca’da karşılığı bulunduğunu kitaba eklediği bir bölümde de anlattı ve dünyada tıp dilinin Latince olmasının bir dayatma olduğunu yazdı.

***

Uygur ve Çin tıbbının “can” kavramına dayalı olduğunu anlatan, Reşidi, doğumdan önceki özün, temiz havanın ve hayat boyu alınan gıdaların canı oluşturduğunu, Batı tıbbında bunun “madde ve enerji metabolizması” olarak adlandırıldığını ve yağ, şeker ve proteine dayandırıldığını anlattı.

Reşidi, hastalıkları, herkesin kendine özgü biyolojik saatini,  biyolojik saat çarkını da kullanarak teşhis ediyor.

“Peki Türkiye’nin biyolojik saatine göre hastalığı nedir ki bunca sorun yaşıyor?” diye sordum.

“Türkiye’nin genetik yapısında, oksijen kaynağı olan havasında ve suyunda ve yediklerinde içtiklerinde bozulma var. Türkiye’nin can dolaşımı bozuk. Tedavi de bu alanlardaki sorunu gidermekle mümkündür” diye cevap verdi.

Dr. Reşidi, biri Çin kökenli üç Amerikalı doktorun, 2017 yılında biyolojik saat tespitine dayalı tedaviyle Nobel tıp ödülünü kazandığını, kendisinin ise 20 yıldır bu yöntemi Türkiye’de uyguladığını anlattı…

Türkiye, kendi insanına değer verseydi can dolaşımı bozulur muydu?

 

 

Alıntı

Oca 23

KIBRISLI EMMİ

KIBRISLI EMMİ

Bu hikaye Kıbrıs’ta geçmis gerçek bir olay; yaşlı bir emmi, eşeğinin üzerinde karayolunda seyretmektedir.

Bunu gören trafik polisleri, emmiye takilmak isterler ve durdururlar. 

Polis: Be emmi, neçin dakman golani? 

(golan: emniyet kemeri.)

Emmi: Dakmam be işte!

Polis: E bak gördün mü, şimdi ceza keseceyik.

Emmi: Kes bakalim ne keseceysan da gidecem, acele isim var. 

Polis: peki emmi, cezayı sana mı yazalım yogsam eseğe mi?

Emmi: ???

Polis: Yani cezayı sana yazarsak beş milyon ödeycen, eşeğe üç milyon ödeycen.

Emmi: Bana kes o zaman. 

Polis: Neden sana keseyon emmi?

Emmi: Onun sicili temiz kalsın, polis yapcez onu!

Oca 22

“BENİ YANLIŞ ANLADINIZ SENDROMU!”

BENİ YANLIŞ ANLADINIZ SENDROMU!”

Dünyada olmayan bir şey bizde var:

“Beni yanlış anladınız sendromu!”

Buna semptom da diyebiliriz.

**

(İki kavram genellikle aynı anlamda kullanılsa da SENDROM, tıp dilinde “belirge, belirti, bulgu“, mecazi anlamda ise “sıkıntı” demektir. Birbirleriyle bağlantısız gibi algılanır ama birlikte değerlendirildiklerinde aslında “tek bir olgudur.” Bunlar ya genetiktir ya da sonradan edinilir. SEMPTOM da “belirtidir” ama daha çok hasta tarafından “farkında olunan” bedensel ya da zihinsel bozukluktur. Özetle, sendromumuzu “biz” fark edemeyiz, ama semptom kendisini gizleyemez, hepimiz fark ederiz.)

**

Gelelim tekrar konumuza.

Dünyada genellikle Türk politikacılara özgü olan bu hastalığın, “Beni yanlış anladınız sendromu”nun sayısız örnekleri vardır.

Bunlar her gün tekrarlanmaya devam eder.

**

Kusura bakmazlarsa şöyle söyleyelim.

Patavatsız ve cüretkâr politikacılar, yöneticiler, güçlü iş insanları vb. bir açıklama yaparak pot kırdıklarında “Beni yanlış anladınız” sözüne sığınırlar.

Oysa hiç kimse hiçbir şeyi yanlış anlamamıştır.

Onlar yanlış söylemiştir, ama suçu kabul etmeyecek kadar narsisist olduklarından, kendi “benliklerine tapındıklarından” başkalarını suçlarlar.

**

Bu kişilerin kırdıkları potların nedeni “yanlışlıkla söylemek” olduğu gibi, bilinçdışında sakladıkları gerçeklerin su yüzüne çıkması, sakladıkları gerçek düşüncelerinin zihinlerinden kaçıp kurtulmasıdır da.

 

 

Alıntı: H. Cevizoğlu

Oca 21

“SENİ KILICIMIZLA DÜZELTİRİZ.”

“SENİ KILICIMIZLA DÜZELTİRİZ.”

 

“Emr olunduğun gibi dosdoğru ol.”

(Festakım kemâ ümirte) Hûd Sûresi Âyet:112

Doğruluk ve dürüstlük İslâm dininin âmir hükmüdür. C. Allah Kur’ân-ı Kerim’de şöyle der:”Emr olunduğun gibi dosdoğru ol.” (Festakım kemâ ümirte. Hûd sûresi, Âyet: 112)

İbn-i Abbas’tan rivayet edilen bir hadiste Resul aleyhisselam:”Hûd sûresi beni kocalttı” buyurur. Bu sûredeki hangi hükmün kendisini kocalttığı sorulduğunda da yukarıda zikrettiğimiz “Emr olunduğun gibi dosdoğru ol” âyetine işaret eder.

Diğer taraftan Hz. Peygamberimizin: “Allah’a iman ettim de, sonra da dosdoğru ol” sözü de müminin en önemli amelinin doğruluk olduğunu gösterir.

İslâm’ın ilk yıllarında Müslümanlar dinin temelini oluşturan doğruluk ve dürüstlük ilkelerine azamî ölçüde riayet ediyorlardı. I. Halife Hz. Ebûbekir’in ilk hutbesinde söylediği: “İdaremde isabetli olduğum sürece bana yardım edin. Doğruluktan ayrılırsam beni düzeltin” sözü yahut II. Halife Hz. Ömer “Benim yanlış yaptığımı görürseniz ne yaparsınız” diye sorduğunda ashaptan birinin çıkıp: “Ya Ömer, seni kılıcımızla düzeltiriz” demesi hem devlet başkanlarının hem de halkın doğruluk konusunda nasıl hassas davrandıklarını gösteren davranışlardır. Lakin üzülerek belirtelim ki bu durum uzun sürmez. Muaviye’nin Şam valisi olmasından sonra “doğruluk” yavaş yavaş yerini “taassub”a bırakmaya başlar.

Hz. Ali taraftarlarının yoğun olduğu Kûfe şehrinden devesiyle Şam’a bir Arap gelir. Sokakta gezerken bir Şamlı, Kûfeli Arap’a: “Bu dişi deve benim” der. Kûfeli “Ne münasebet, deve benim, üstelik dişi değil, erkek” derse de tartışma büyür, konu Muâviye’ye kadar ulaşır. Muâviye halkı toplar, tarafları dinler ve kararını açıklar:”Bu dişi deve Şamlınındır.” Sonra halka dönüp sorar: “Bu dişi deve kimindir?” Halkın hep bir ağızdan: “Bu dişi deve Şamlınındır” demesi üzerine Muâviye, Kûfeli Arap’ı yanına çağırır ve: “Ey Kûfeli, sen de ben de biliyoruz ki bu deve senindir. Ayrıca dişi değil, erkektir. Sen Kûfe’ye dönünce olup bitenleri Ali’ye anlat. Ve de ki: ‘Muâviye’nin, erkek deveye dişi diyecek kadar körü körüne kendisine itaat eden 10 bin taraftarı var.’ Ali, ona göre ayağını denk alsın”.

Görüldüğü gibi bir sahabînin Hz. Ömer’e “Eğrilirsen seni kılıcımızla doğrulturuz” ihtarının üzerinden daha çeyrek asır bile geçmeden siyasî taassupla erkek deveye dişi diyebilecek tıynette Müslüman yığınlar çıkmıştır ortaya. Ve o gün bugündür de -teoride olmasa bile- pratikte Müslümanların hâl-i pür-melâlleri -genellikle- böyle devam edip gitmiştir.

 

Alıntı

 

Oca 20

KÖRLÜK ÇAĞI

KÖRLÜK ÇAĞI

 

Önceki gece (Cuma), Halk TV’deki “Ceviz Kabuğu” programımın canlı yayın konuğu “Bağımsız” araştırmacı-yazar Cengiz Özakıncı idi.

(Özakıncı, “bağımsız” sözcüğünü özellikle vurguluyor.)

*

Çok önemli konuları, bir kısmı ilk kez açıklanmak üzere “belgeleriyle” konuştuk.

Çok önemli dediğim konular peş peşe gelen, ama yüzyılın sorunları idi.

Bildiğiniz gibi, hafta içinde önce Alman “devlet” televizyonu ARD (“Alman TRT’si”), Atatürk’ü “Dersim soykırımcısı” ilan etti.

Sahte bir belgesel yayınladı.

İki gün sonra, ABD Senatosu “Sözde Ermeni Soykırımı Tasarısını” hem de tek fire vermeden “oybirliği” ile kabul etti, onayladı.

*

Bizim yetkililer -her zamanki gibi- “laf üretmekten” öte bir şey yapmadılar.

Orhan Uğuroğlu’nun  (gönderdiği mesajda çok net biçimde vurguladığı gibi) Atatürk’ün kurduğu Türk Tarih Kurumu‘ndan da ses seda çıkmadı.

Atatürk, TTK’nun kuruluş amaçları içinde “Türkleri barbar ve istilacı gösterenlere karşı bilimsel mücadele etmeyi” en başa koymuştu.

Bu iki önemli iddiaya, siyasal iftiralara karşı sessiz kalan Türk Tarih Kurumu’nun İş Bankası’ndan aldığı yüklü miktardaki gelirleri nerelere harcadığı, ne amaçla harcadığı tartışma konusudur.

Orhan Uğuroğlu, aldıkları paraları haram” etti:

Atatürk’ün kurduğu ve İş Bankası hissesinin kârlarını her yıl alan Türk Tarih Kurumu Ata’sına sahip çıkmıyor. Haram olsun aldıkları maaşlar o kurumun başkanına ve yöneticilerine.”

*

Ben, yaşadığımız çağa, “körlük çağı® diyorum.

Türk“(!) Tarih Kurumu, bu körlük çağına bir ışık olamamıştır!

 

 

Alıntı: Hulki Cevizoğlu

Oca 19

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Hayat, siyahı da olan bir gökkuşağıdır.” Yevgeni Yevtuşenko

* “Hiç kimse cezayı kazanmaz, ödülü de. Aklınızı, hak etmek ve kazanmak gibi fikirlerden arındırın. Ancak o zaman özgür düşünebilirsiniz.” Ursula K.Leguin

* “Tıpkı arı gibi, işimizi eğlenerek yapmalıyız.” Oliver Goldsmith

* “Evcil hayvanların en vahşisi dalkavuklardır.” Pittakos

* “Orada durup suya bakarak, denizi aşamazsın.” Rabindranath Tagore

* “Cehalet yoluna giren adalet, yolunu bırakır.” Mansur bin Ammar

* “Hiçbir şey dil kadar, ağaca benzemez. Diller, tıpkı ağaçlar gibi mevsim mevsim rengini kaybeden ölü yapraklarını dökerler ve tazelerini açarlar. Dilin yaprakları kelimelerdir.” Ahmet Haşim

* “Hakikatin rengi, gridir.” Andre Gide

* “Hedefe yaklaştıkça, zorluklar artar.” Goethe

* “Tanrı bana bütün hayatım boyunca eziyet etti.” Dostoyevski

Oca 18

GAZİ AHMET ÖLMEZ

GAZİ AHMET ÖLMEZ

Gazi Üsteğmen Ahmet Ölmez, Cizre’de hendek çatışmasında çenesinden vurulmuş, Bu yaşanan acı olayı yine gazi olan Üsteğmen Bahattin Seçkin’in “Hendeklerde vurulduk” adlı kitabından aktarıyorum.

“..Bir operasyonda Ahmet teröristlerden temizledikleri binada arama ve tarama faaliyetine başlar. Son kata kadar aramayı sürdürürler. Bina temizdir. Binanın pencerelerinin önüne buğday torbalarının içerisine kum doldurularak koyarlar. Nöbet yerlerini belirlerler ve çevre emniyetini alırlar. Ahmet üst kattadır. Alt katlara inerek oradaki PÖH unsurlarını kontrol eder ve 10 dakika sonra tekrar yukarı çıkar. Apartman boşluğundaki bir pencere önüne sadece kalkan koyulmuştur. Termal silah dürbünü kullanan bir uzman çavuş karşı binalarda ısı kaynağı tespit etmiştir. Ahmet üzerinde termal dürbün olan silahı alır ve ısı kaynağını kontrol etmek ister. Bir anda ateş gelmeye başlar. Yanındaki uzman çavuşun elinden yaralandığını gören Ahmet, can havliyle kendini yere atar. Boğazında bir sıcaklık hisseder. Elini boğazına götürdüğünde kan aktığını fark eder. Ahmet’in vurulduğunu gören uzman erbaş şoktadır. Ahmet’in sırtına bastırıyor ve onu yerden kaldırmıyormuş. Ahmet o anı şöyle anlatıyor: ‘Yanımdaki uzman çavuş arkadaş karşıdan ateş geleceğini düşündüğü ve de şokta olduğu için sırtıma bastırıyordu. Bastırma diye bağırıyorum, sesimi duyuramıyorum. ”Bunlar beni niçin duymuyor” diye sinirleniyorum. Yanımdakiler bağırıyor; ”Komutanım, komutanım! Kelime-i Şehadet getir, çünkü şehit oluyorsun” diyorlar. En son beni yere bastıranlara yumruk atmaya başladım. Boğuluyorum, bağırıyorum ama kimse sesimi duymuyor. Meğerse mermi çenemden girmiş, çenemi parçalamış ve dilimi koparmış. O yüzden sesim çıkmıyormuş. Yanımdakileri yumruklamaya devam ettim. İşaret yapıyorum, ”Bırak beni” diye ama anlamıyor, boğazıma kan dolmaya devam ediyor, ara ara nefesim kesiliyordu. Kendi kanımda boğulmak üzereydim. ”Allah’ım yaşayan insanı zorla öldürecekler, ne yapacağım” dedim. ”Burada öleceğim” diye düşünmeye başladım. Bir yandan da Kelime-i Şehadet’i mırıldanıyorum. “

Bu esnada aklıma bir şey geldi. Cebimden cep telefonumu çıkardım. Telefonumun mesaj bölümüne, ‘Ben iyiyim, beni kaldırın yerden, boğazıma kan doluyor, boğuluyorum’ yazdım. Yanımdaki kişiye bu mesajımı gösterdim. En sonunda beni yerden kaldırdılar, binadan yaralı şekilde tahliye ettiler. Bilincim hiç kapanmadı ve Şırnak Devlet Hastanesine sevk edildim.”

Ahmet 1,5 ay GATA’da midesine sarkıtılan hortumla besleniyor. Olayın üzerinden 2 sene geçmiş. Ahmet’in diş, diz ve yüz estetiği hala yapılmamış. Muayeneye gittiğinde 6 ay sonrası için gün vermişler, üstelik muayene için para istemişler. Bu çocuklar bizim çocuklarımız.”

 

 

Alıntı

Oca 17

GÖNÜLDEN TUTUKLUYUM

GÖNÜLDEN TUTUKLUYUM

 

Nice şahın kralın fermanı kâr etmedi

Gönül ferman dinlemez, sevgiden umutluyum

Bu sevginin acısı yüreğime yetmedi

Öyle bir esaret ki gönülden tutukluyum..

 

Zehri andıran tatlar tek tek aşımdan gitti

Lâl oldu ağzım, dilim aklım başımdan gitti

İhtiyarlık denilen korku yaşımdan gitti

Öyle bir esaret ki gönülden tutukluyum..

 

Bu hayat artık bana kadifeden yün oldu

Birden değişti dünyam gecelerim gün oldu

Hüzün. keder, yalnızlık benim için dün oldu

Öyle bir esaret ki gönülden tutukluyum..

 

Sendeki aşk sultanı benden beni istiyor

Tutsak olmuş bu gönlüm her an seni istiyor

Özlem dolu bir hisle tenim teni istiyor

Öyle bir esaret ki gönülden tutukluyum..

 

Müebbete mahkûmum başka çarem kalmadı

Bütünüyle sen oldum, benim parem kalmadı

Yüreğimde, gönlümde hiçbir yarem kalmadı

Öyle bir esaret ki gönülden tutukluyum..

 

Kenan ŞAHBAZ

Oca 16

LİBYA VE AHMET EŞ ŞERİF EŞ SENÛSÎ

LİBYA VE AHMET EŞ ŞERİF EŞ SENÛSÎ

Libya’nın, Türklerin gönlünde ayrı bir yeri vardır. Enver Bey, Mustafa Kemal ve daha birçok askerimiz, Eylül 1911’de, İtalyanlar Libya’yı işgale kalkışınca, kılık değiştirerek gizli yollarla Libya’ya gitmişler ve İtalyanlara karşı Libyalılara askerî eğitim vermişler, muharebeyi idare etmişlerdir.

Senûsîler ve liderleri (veya şeyhleri) Ahmed eş-Şerif es-Senûsî‘yi (1877-1933) duydunuz mu?

Ahmed Şerif, önce Fransızlara, sonra İtalyanlara karşı savaşırken, Osmanlı yönetimiyle, Millî Mücadele başlayınca Mustafa Kemal‘le iş birliği yapmıştır.

Balkan Savaşı patlak verdi. Sonra, Osmanlı Devleti, İtalya ile Ekim 1912’de Uşi (Ouchy) Antlaşması’yla imzalamak mecburiyetinde kaldı. Libya’dan çekilmeyi kabul etmişti.

Ahmet eş-Şerif es-Senûsî, İstanbul’a haber üzerine haber gönderiyor ve İtalyanlar Trablusgarp’tan çekilmedikçe antlaşmaya varılmamasını istiyordu. Osmanlı çaresizdi. Düşman İstanbul’a yürüyordu. Osmanlı yönetiminin İtalyanlarla antlaşması Ahmed Şerif‘i çok üzdü. Enver Bey, İstanbul’a dönmeden önce Ahmed Şerif‘e Osmanlı Devleti’nin Trablusgarp’tan çekilme sebeplerini anlatmak istedi. Ancak Ahmed Şerif bu vaziyeti kabullenemediğini söyledi.

Ahmed Şerif, mücadeleyi tek başlarına yürüteceğini ilân etti ve Osmanlı yönetimi de dâhil İslâm ülkelerinden yardım istedi. Ne yaptı İslâm ülkeleri? Yaralara pansuman için birkaç koli ilâç gönderdi. O kadar!

İslâm ülkelerinde iki şey var: Acizlik ve haset. Geçmişte de öyleydi, şimdi de öyle.

Zamanımızla benzerliğe bakın siz…

Ahmed Şerif derlendi, toplandı, İtalyanları yenilgi üzerine yenilgiye uğrattı. İtalyanlar “hasetlik”ten istifade ettiler… Ahmed Şerif‘e muhalif kabile reisi Ramazan eş-Şitâvî‘ye para verip Ahmed Şerif‘in önünü kesmek istediler.  

Birinci Dünya Savaşı patlayınca, Osmanlı Devleti Almanlarla birlikte harbe girdi. Enver Paşa, Alman denizaltısıyla, Trablusgarp ve Bingazi valisi payesi verilen Ahmed Şerif‘e yardıma gönderildi.

Muharebeler… Muharebeler… Sürüp gitti.  Birinci Dünya Savaşı bitimine az kala, Enver Paşa, Ahmed Şerif‘i İstanbul’a çağırdı. Ahmed Şerif İstanbul’da büyük itibar gördü. Sonra Bursa’da ve ardından Konya’da ikamet etti.

Libyalı lider, Mustafa Kemal‘le yazışmış, Millî Mücadele’yi hep desteklemiştir. Millî Mücadele sırasında, 18 Şubat 1921 Cuma günü, Sivas’ta Büyük Cami’de toplanan İslâm Konferansı’nda başkanlık yapmıştır. Konferansın gayesi, İslâm birliğini kurabilmek için İslâm devletlerini teşvik etmekti.

Ahmed Şerif bir tarikat şeyhidir aynı zamanda. Padişah/Halife’yi değil, Millî Mücadele liderini desteklemiştir. Derin düşünenler buradan bir mana çıkarırlar herhâlde!

 

Alıntı: A.Tekin

Eski yazılar «