Ara 10

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Dokuz at, bir kazığa bağlanmaz.” Türk atasözü

* “En çok anlamak yoruyor bizi.” Fernando Pessoa

* “Bir şeyi bulunmadığı yerde aramak, aramamaktır.” Mevlânâ

* “Ava giden, dönüşte kasaptan tavşan alır!” Eyüp Karadayı

* “Ziyadesiyle değerli olan tek şey vardır; hayatı hakikat ve adalet içinde tamamlamak.” Marcus Aurelius

* “Hayatı, hayatın anlamından daha çok sevin.” Dostoyevski

* “Kullanılan anahtar daima parlaktır.” Amerikan atasözü

* “Eleştiri kolay, sanat zordur.” P.N. Destouches

* “İnsan zengin olunca kuşkusuz kendini daha iyi koruyabilir. Başkalarına daha çok yardım edebilir. Ancak mal, insanı insanlıktan uzaklaştırmamalı,

kibire yol açmamalıdır.” Hz Muhammed                                

* “Sanatkâr uzun ceht ve gayretlerden sonra alnında ışığı ilk hisseden insandır. Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Atatürk

* Kendi vicdanınızdan hiç bir şeyi gizleyemezsiniz. Anton Çehov

Ara 09

NARSİSİZM= AŞIRI ÖZSEVERLİK

NARSİSİZM= AŞIRI ÖZSEVERLİK

Aşırı özseverlik, “kişinin kendi bedensel ve ruhsal benliğine karşı duyduğu hayranlık ve bağlılık, narsistlik, narsisizm” olarak tanımlanıyor.

Aynı araştırmaya göre, narsisizm, birçok kişilik özelliğinin bir araya toplanmasıyla ortaya çıkıyor ve bu özellikler, aslında birçok kişi de mevcut.

Ancak bunun ileri boyutlarda olmasına tıpta “Narsisistik Kişilik Bozukluğu” adı veriliyor.

Narsisistik Kişilik Bozukluğu alanında uzmanlaşan İngiliz terapist Dr. Tennyson Lee, psikiyatristlerin kullandığı rehber kitaba göre dokuz kriter bulunduğunu söylüyor.

Bir hastanın narsist olarak değerlendirilmesi için bu dokuz kriterin en az beşini taşıması gerekiyor:

* Büyüklenir: Başarılarını ve yeteneklerini abartır.

* Sınırsız başarı, güç, zekâ, güzellik ya da yüce bir sevgi düşlemleriyle uğraşır.

* Özel ve eşi bulunmaz biri olduğuna inanır

* Çok beğenilmek ister

* Hak ettiği duygusu içindedir

* Kendi çıkarı için başkalarını kullanır.

* Empati yapamaz.

* Başkalarını kıskanır.

* Başkalarına saygısız davranır, kendini beğenmiş tavırlar sergiler

Lee’ye göre, “kişilik bozukluğuna işaret eden şey, bu özelliklerin kişinin kendisi ya da etrafındakilere zarar verecek şekilde tezahür etmesi.”

Lee, tedavi sürecindeki en büyük sıkıntının, kişiyi rahatsızlığının bulunduğuna ikna etmek olduğunu belirtiyor…

 

 

Kaynak Yeniçağ

Ara 08

ÖTÜKEN YILDIZI ALMILA

ÖTÜKEN YILDIZI ALMILA

 

Ötüken yaylasından Türk’ün asil bir kızı

Şimşeği, yıldırımı kıskandırırdı hızı

Asırlar öncesinden Altayların yıldızı

Güzelliği, erliği coşup gelir her yıla

Türk Budunun gönlünde gonca güldür Almıla

 

Asena, Börteçine ya Çinli olsa gerek

Giremezdi yiğitler er meydanına direk

Cesaret edemezdi yarışmaya her yürek

Şahlanan küheylandı hiç vermezdi fasıla

Yiğitliğe, erliğe giden yoldur Almıla

 

Altay’ın rüzgârıyla saçları savrulurdu

Ötüken yiğitleri kahrından kavrulurdu

Er meydanında çoğu çam gibi devrilirdi

İnanırdı Tengri’ye (Tanrı’ya) güvenirdi akıla

Türk’ün her yöresinde Türkçe dildir Almıla

 

Türk Budunu dışında yoktur benzeri eşi

Yine Türk Budununun O’dur sevgi güneşi

Pusatlanır yiğitler yanınca cenk ateşi

Hür yaşamak uğruna akla gelmezdi sıla

Dikenleri olsa da gonca güldür Almıla

 

Türk Budunu erleri Ötüken havasıyla

Gönüllere taht kuran Asena sevdasıyla

Ün salardı dört yana şanlı Türk edasıyla

Durgunluk kokuşmaktır fırsat vermez atıla

Marifetli, iffetli, sadık kuldur Almıla

 

Oklu yaylar gerilir, kılıçlar çıkar kından

Zaferle dönülürdü çıkılan her akından

Kürşat’la o kırk yiğit özlenirdi yakından

İradeyle, azimle tüm engeller aşıla

Her Türk’ün yüreğinde özden baldır Almıla

 

Bakışı ve gülüşü şafağı andırırdı

Hava gibi su gibi canları kandırırdı

Altaylardan Çin’e dek her yeri yandırırdı

Vatan konu olunca canın koyar çakıla

Sonsuzluğa yürüyen idealdir Almıla

 

Türk Budunu cenk için toplardı kurultayı

Kuşanırdı kız, kızan kılıcı, oku, yayı

Yüzbinlerce kahraman şahlandırdı Altay’ı

Türk’e düşman olanlar kırıldıkça kırıla

Asil Türk’ün özünde tuğdan şaldır Almıla

 

Sevgi, şefkat, cesaret bilir Tengri (Tanrı) vergisi

Yeter mi hiç er kıza Ötüken’in övgüsü?

Dünyayı imrendirir Türk kızının görgüsü

Vatan, Budun, hürriyet değişilir mi pula

Yeryüzünde bir Hilal, bir Yıldızdır Almıla

 

Kenan ŞAHBAZ

 

Ara 07

UMUTLARINI KAYBEDENLER

UMUTLARINI KAYBEDENLER

 

İstanbul’da birlikte yaşayan dört kardeş siyanürle intihar etti.

Böyle tüyler ürpertici haberden daha acı olan ise, sonrasında yapılan yorumlardı:

Bazıları, adli tıp raporu dahi açıklanmadan “doktor” kesildi, “antideprasan içmişler” dedi.

Bazıları, “psikolog” kesildi, “Hiç evlenmemiş dört kardeşin aynı evde oturması garip” dedi.

Bazıları, “polisiye yazarı” kesildi, “Dördü intihar etmedi, biri diğerlerini öldürüp intihar etti” diyerek, buna inandı.

Bazıları, “kraldan çok kralcı” kesildi, “Hükümete bir komplo bu, sebep ekonomik sıkıntı değil” dedi. Onlar görmezden gelince ekonomik sıkıntılar kayboluyormuş gibi…

Ve her zaman olduğu gibi, bazıları, “ahlak bekçisi” kesildi, “Kardeşlerden biri modelmiş” dedi. Meslek üzerinden ahlak değerlendirmesi yaparak, adeta ölümü müstahak gördü.

Israrla inkâr edilen ekonomik sıkıntılarımızı yüzümüze tokat gibi vuran bu olaydan kaçmak için bazı gazeteler, bunu haber bile yapmadı ya da küçük bir alana yazılan iki satır açıklama yeterli görüldü.

Peki kaçabildik mi?

Azaldı mı böyle yapınca sorumluluğumuz?

Varsın söylediklerinizin hepsi doğru olsun, vicdanınız yine sızlamayacak mı?

Eskiden ölüye saygı diye bir şey vardı, şimdi o da kalmamış. Empati falan hak getire, tamam anladık ama, bir parça insanlık da mı kalmadı içimizde?

Tam da bu dört kardeşin ölümünün sorumluluğunu üzerinden atmak isteyenlerin vicdan dışı yorumlarını okurken, Antalya’da toplumun alıştığı kalıpta iki çocuklu dört kişilik bir ailenin ölüm haberini aldık. Geçim sıkıntısı çeken bir babanın ailesini ve kendisini öldürmesinin haberini okuduk.

Peki, bu kez sorumluluğu kime atacağız?

Hani nerede o psikolog, yazar veya ahlak bekçisi kesilenler?

Kocaeli’de çocuğuna pantolon dahi alamayan işsiz babanın; Adana’da odun almaya parası yetmeyen, çocuklarını saç kurutma makinasıyla ısıtmaya çalışan annenin veya borçlarını ödemek için kestane satarken defalarca tezgâhını kaptıran seyyar satıcının ölümünde de çeşitli şeyler söylendi… Yine kimse sorumluluğu üstlenmedi.

 

 

 

Ara 06

PARA ÜSTÜ

PARA ÜSTÜ

Adamın biri kafeye gelir ve bir kola içer. Garson hesabı almaya geldiğinde borcunu sorar. Kola fiyatının 26 lira olduğunu öğrenir ve yirmi altı tane bir liralık demir parayı üst üste dizer. Garson tam parayı alacakken, bir vuruşta hepsini yere saçar. Bir şey diyemeyen garson içinden söylene söylene paraları toplamaya başlar.

Ertesi gün aynı adam, aynı garsondan bir kola ister. Hesabı öderken aynı şekilde yirmi altı tane bir liralık demir parayı üst üste dizer. Garson tam parayı alacakken, yine bir vuruşta hepsini yere saçar. Garson çok sinirlenir fakat bir şey diyemez ve paraları toplamaya başlar

Bir sonraki gün aynı adam kafeye tekrar gelir ve yine bir kola içer. Fiyatı sorar garsona. Neler olacağını iyi bilen garson bezgin bir şekilde 26 lira diye cevap verir. O da ne?
Adam cebinden bir elli liralık çıkarıp uzatır garsona. Garson büyük bir keyifle yirmi dört tane bir lirayı üst üste dizer ve tam adam alacakken öncekilerden çok daha kuvvetli bir vuruşla paraları kafenin içine saçar. Adam hiç istifini bozmaz. Cebinden iki tane daha bir liralık çıkarıp atar diğer paraların arasına:
– Boş ver… Bir kola daha ver bana…

Ara 05

TÜRK, ATATÜRK VE CUMHURİYET DÜŞMANI KANSIZLARA

TÜRK, ATATÜRK VE CUMHURİYET DÜŞMANI KANSIZLARA

 Abdülhamit döneminde Şeyh-ül İslamlıkta görev yapmış ŞEYH RAMİ BABA, 1930 yıllarında, KAHHARİYE okunması için bir kasabaya davet edilir. Yani ‘’Ya Kahhar- Ya Kahhar- Ya Kahhar’’ diyerek Kahhar zikri çekilecektir.
Helâk olması için Atatürk’e topluca beddua edilecektir. Kahhariyenin okunacağa yâni bedduanın edileceği sabaha çok kısa bir zaman kala Şeyh Rami Efendi bütün niyetleri altüst eden bir rüya görür ve gördüğü bu rüyasında “Peygamberimiz, dünya üzerinde eli ile işaret ederek burayı şuna verin” diye buyuruyorlar.

Peygamberimizin; Burası dediği Türkiye’dir. Şu dediği Mustafa Kemâl’dir.

Bu rüya üzerine Şeyh Rami Baba Atatürk’e beddua için kendisine yapılan daveti kabul ettiğinden dolayı fazlasıyla müteessir olur. Yatağından kalkıp giyinerek gizlice evi terk eder.

1938 de Atatürk’ün ölümü dolaysıyla İran’ın Tahran Gazetesinde yayımlanan bir yazıda şöyle söylenilir;
‘’Allah bir millete yardım etmek ve elinden tutarak yok olmaktan kurtarmayı murat ederse o milletin başına M. Kemâl gibi bir deha lider getirir’’

ABD’li tarihçi, Prof. Dr. Justin McCarty der ki;
“Atatürk olmasaydı, Türk belki Özbekistan’da olurdu, ama Trakya ve Anadolu’da kalamazdı. 100 yılın sonunda tüm civar büyük coğrafyadan sürülmüş ve katledilmiş Türklerin Konya Ovası’ndan sürülmeleri ve atılımları ne kadar sürerdi sanıyorsunuz? Ne Türk ne de Türkiye kalırdı. Mustafa Kemal sadece ülkeyi kurtarmadı, Türk neslini de kurtardı!”

Hintli Mahatma Gandi ise;
”Mustafa Kemâl İngilizleri yenen kadar, Tanrı’nın dahi İngiliz olduğunu zannederdim” der.
Atatürk gibi bir güneşi iğrenç dillerinizde ki İngiliz, Yunan çamuruyla sıvayarak, O’nun tükenmez ziyasını söndüreceğinizi mi sandınız?

 

Alıntı. Orhan Kılıçoğlu

Ara 04

ADEM’İN YARATILIŞI (2)

ADEM’İN YARATILIŞI (2)

 

Tarih-i Taberi’yede Adem!in topraktan yaratılışı şöyle anlatılıyor.

“Allahü Teala Adem’i yaratmayı dilediği zaman Cebrail’i yere yolladı:

– Var git yerden bir avuç toprak al getir! Ama bütün toprak çeşitlerinden olsun. Kuru toprak, yaş topraktan, karadan, kızıldan, sarıdan, gök renkten, aktan, tuzludan, tatlıdan olsun ki, o halkı böyle türlü topraktan yaratayım, dedi.

Cebrail yere indi. O bölgede -ki şimdi Kâbe oradadır- diledi ki yerden toprak ala. Yer titreyip dile geldi:

– Ne istiyorsun?

Cebrail:

– Senden bir avuç alacağım, Tanrı’ya götüreceğim, ondan bir halk yaratacak, dedi.

Yer:

– Ey Cebrail, yaratılacaktır ama bilmem ki Allah’a inatçı mı olur, yoksa âsi mi? Eğer itaat etmeyenden olacaksa Allah aşkına benden toprak alma, diye sızlanıp ant verdi.

Yerin bu gerekçesine saygı gösterdi Cebrail, geriye dönüp Tanrı katına vardı.

– Yarab! Sen bilirsin ki, yer bana senin adına ant içti, toprak almadım, dedi.

Allahü Teala sonra Mikail’i, ardından İsrafil’i yolladı. Yer onlara da ant verince, sıra Azrail’e geldi. Yer ona da ant verdi ama dinletemedi. Yeri avuçladı Azrail; her renkten, sarı, kızıl, ak, gök, yeşil, yaş, balçık, toprak, kum, hepsini aldı. Bundan ötürü Adem oğulları türlü türlü olurlar.” 

E peki bu yukarıdaki bilgiler nereden alınmış? Yanıt: Hadislerden.

Kur’an’da var mı bu ayrıntılar? Yok. Yalnızca bir ayet meali verelim, yeter sanırım: Rahman Suresi 14, Ali Bulaç Meali: “İnsanı, ateşte pişmiş gibi kuru bir çamurdan yarattı.”

Hadislerle ayetler neden çelişiyor peki? Haa onu da 100 küsur İlahiyat Fakültesi’nde bulunan ve hiçbir hadisi ayıklamaya yanaşmayan anlı şanlı hadis profesörleriyle, müftü ve vaiz efendilere sorunuz!..

 

 

Alıntı

 

Ara 03

KOKUŞMUŞ ZİHNİYET BUNU ANLAMAKTAN ÇOK UZAK

KOKUŞMUŞ ZİHNİYET BUNU ANLAMAKTAN ÇOK UZAK

 

Hani Allah’ın Resulüne halini arz etmek için yaşlı bir kadın gelmişti de, heyecandan tir tir titreyip bir şey söyleyemeyince, Allah resulü ona şöyle seslenmişti:
“Korkma! Ben kuru et (ekmek) yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum!..”
Allah Resulü bile kendisine ‘kuru et yiyen kadının oğlu’ unvanını layık görürken,

biz muhafazakâr şımarıklara ne unvan, ne mal, ne eğlence, ne özenti yetiştirebiliyoruz!..

KOKUŞMUŞ ZİHNİYETİN ESİRİ Mİ OLACAĞIZ?…

Ara 02

ZİYA PAŞA’DAN TERCÎ-İ BEND (2)

ZİYA PAŞA’DAN

TERCÎ-İ BEND  (2)

 

Kendimi bezi eyleyüp ıslâh-ı Devlet uğruna

Ben neler çekdim  neler bu istikâmet uğruna

 

Hânümânım târümâr oldu hamiyyet uğruna

Berk û bânm hep perişan oldu gayret uğruna

 

Nefsime zulm eyledim halka adalet uğruna

Cism ü cân etdim fedâ bu mülk ü millet uğruna

 

Ben hele oldum telef gitdim bu fikret uğruna

Hey ne humk u cehl imiş yanmak sadâkat uğruna

 

Derde uğrar kim sadâkat etse elbet Devlet ‘e

İstikâmet mahz-ı cinnetdir bu mûlk ü millete

 

Kendimi Devlet’i düzeltmek uğruna cömertçe, tamamıyle vererek; bu doğru yolda ben, neler çektim neler!.

 

Hamiyyet, millî şeref ve haysiyet uğruna evim barkım dağıldı, yuvam yıkıldı;

Devlet ve Millet için gösterdiğim gayretler, çabalar uğruna varım-yoğum, her şeyim perişan oldu, bütün düzenim bozuldu.

 

Halka, millete âdil davranmak için kendime eziyet çektirdim; bedenimi ve rühumu, bu Devlet ve Millet uğruna fedâ ettim.

 

Her neyse, ben bu düşünce, ideal uğruna telef oldum, harcandım gittim; ama, doğruluk yolunda yanmak, helâk olmak, perişanlık ne kadar ahmaklık, cahillik imiş!.

Bütün bunları, şimdi çok iyi anladım.

 

Çünki: Her kim Devlet’e doğrulukla bağlılık gösterirse, hizmet ederse O’nun başı derde girer;

Bu Devlet’e ve Millet’e karşı doğru hareket etmek, hâlis cinnettir, yani düpedüz deliliktir!

 

 

 

Devam edecek

Ara 01

BİNDİK BİR ALAMETE!…

BİNDİK BİR ALAMETE!…

Prof. Dr. Kemal Gözler, Türkiye’de hukuk fakültelerinde bazı dersleri hukuk fakültesi mezunu olmayan öğretim üyeleri veriyormuş. Sedat Albayrak‘ın tivitini veriyor önce:

“[Türkiye]’deki bütün hukuk fakültelerinde sayısız ilâhiyatçı var, bunların envanteri çıkarılabilir, artısı sadece hukukta değil sosyal bilimlerin bütün bölümlerinde o temel bilimde yetişenler yerine istihdam edilmek konusunda ‘avantajlı’lar, mesela bunun tam tersini görmek mümkün değil./İlahiyat mezunu ya da daha öze inersek İHL’li olmak yeni sistemin zorunlu bir ayrıcalığıdır, buradan yetişmek mecburi bir joker halidir, alınan formasyonun sınırlı muktesabatı ve sosyal bilim içerik zayıflığına rağmen İsviçre çakısı gibi her alanda yer bulabilirler pek tabi olarak.”

Hukuk fakültelerinin ne hâllere düşürüldüğünü öz anlatan bir tivit.

73 faal hukuk fakültelerinden 1’i özelde, 19’u devlette olmak üzere 20 fakültenin dekanı hukukçu değil. 4’ü ilahiyatçı. Kimyacı, veteriner bile var.

Prof. Dr. Gözler: “20’sinin dekanının hukukçu olmaması, ihmal edilebilecek istisnaî bir olgu olarak görülemez. Toplamın yüzde 27,4’ünü teşkil eden olgu istisnaî bir olgu değildir. Ortada ciddi bir sorun vardır.” diyor.

Devlete ait 46, özele ait 36 hukuk fakültesi bulunurken, devlete ait 92, özele ait 6 ilahiyat fakültesi bulunuyor.

Türkiye’de 2009 yılı itibarıyla 22 devlet hukuk fakültesi varken, 24 ilâhiyat fakültesi vardı.

2010-2019 yılları arasında 24 yeni devlet hukuk fakültesi açılırken, aynı dönemde 68 yeni devlet ilâhiyat fakültesi açılmış.

Prof. Dr. Gözler: “Bu normal bir şey değildir. Bunun normal bir şey olduğunu iddia eden var ise, bize, hukuk fakültesinden daha çok ilâhiyat fakültesinin bulunduğu ülkeleri göstermeye davet ediyorum. Arap ülkeleri dahil, hukuk fakültesinden çok ilâhiyat fakültesinin olduğu bir ülkenin olduğunu sanmıyorum.” diyor ve şu hükme varıyor:

“Sadece dokuz yılda, fakülte sayısında, öğrenci sayısında ve öğretim elemanı sayısında üç-dört kat artış olması bir rastlantı olamaz. Bu plânlanmış, istenmiş bir artıştır. Bu artışın esas itibarıyla 2010’dan sonra gerçekleştiğinin altını çizmek gerekir./2010 yılı Türkiye’de sadece demokrasinin, hukukun, insan haklarının çöküşünün başladığı yıl değil, aynı zamanda akademinin yıkılışının başladığı yıldır da./(…) 2010 yılı, Türk tarihinde, 1839, 1856, 1878, 1908, 1923, 1960, 1980 gibi bir ‘kritik tarih (critical date)’tir.”

 

 

Alıntı: Arslan Tekin

Eski yazılar «