Eyl 19

ENVER PAŞA GERÇEĞİ HERGELE BASIN VE PUŞT TARİHÇİLER!

ENVER PAŞA GERÇEĞİ HERGELE BASIN VE PUŞT TARİHÇİLER!


(Lütfen sonuna kadar okuduktan sonra kaydedip, belge olarak çocuklarınıza bırakınız)
Yeni yetişen nesillerimiz, tarihimizi, soyu bozuk, sütü pis, kanı necis olan Türk düşmanı tarihçi müsveddelerinden dinleyip okuduğu sürece, kahramanlarımızı hain belleyip, onlara karşı gereken ihtimamı ve saygıyı göstermeyeceklerdir.

Tarih, bir milletin yaşayan hafızasıdır ki bir takım alçaklar bu hafızayı silmek için tarihi kahramanlarımıza (Atatürk- Enver Paşa gibi) karşı alçakça saldırmaktadırlar!

ENVER PAŞA’NIN TORUNU OSMAN MAYATEPEK DİYOR Kİ;
En acıklı olan nokta, temcit pilavı gibi pişirilip sürekli karşımıza çıkarılan ‘’90 bin askerimiz donarak öldü’’ yalanıdır. Sarıkamış tamamen bir vatan müdafaasıdır ve kaçınılmazdır. Enver Paşa’nın emir ve tâlimatları yerine getirilmiş olsaydı Rus Ordusu perişan olup darmadağın olacaktı.

90 bin şehit yalanını ortaya atarak, kendi başarısızlığını Enver Paşa’ya yüklemek isteyen kişi 9. Kolordu Kurmay Başkanı Şerif Bey’dir.


“SARIKAMIŞ TAMAMEN BİR ‘VATAN MÜDAFAASIDIR’ VE KAÇINILMAZDIR”
Sarıkamış Harekatı, Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından, Rusları sürpriz bir karşı hücum ile mağlup etmeye yönelik bir teşebbüstür.

Maalesef kirlenmiş ve kiralanmış basın, ciddi araştırmalar yapmadan ”İHANET” havasında tarihi çarpıtıp Türk milletinin kahraman evlâtlarını karalamanın aşağılık gayreti içindeler. Çünkü ne Türk ne de Müslümanlar. Moda tâbirle NE MİLLİLER, NE DE YERLİLER!

İlk Rus saldırıları 1914 Kasım’da Köprüköy ve Azap muhabereleriyle başlamıştır. Burada 3. Ordu komutanı Hasan İzzet Paşa büyük bir hata yapıyor ve Rusları yenmesine rağmen takip edip son darbeyi vurmak yerine, orduyu 15 km geriye çekiyor. Yani savaşı kazanan taraf kaçan düşmanı kovalayamıyor, geri çekiliyor. Rusları takip etse Sarıkamış’a ihtiyaç kalmayacaktı.

Milli ruhtan mahrum, Türk’ün TURAN FİKRİNE düşman olan bir takım hergele ve soysuz çevreler, 1914 ün Aralık ayında çok çetin geçen kış şartları yüzünden 3. Ordu birliklerinin Kars- Sarıkamış dağlarında donarak şehit olmalarını bahane ederek, sahipsiz buldukları Enver Paşa’ya karşı insafsızca saldırır ve her türlü hakareti yapmaktan çekinmezler. 23 bin olan asker kaybımızı, kasten ve art niyetli olarak ısrarla 90 Bin olarak gösterirler. Hafız Hakkı Paşa, beceriksizliği yüzünden kaybettiği askerlerinin ölüm sebebini dahi Enver Paşaya yüklemeye çalışır.

Şerefsiz, alçak ve kanı pis Enver Paşa düşmanları, Sarıkamış Harekâtı sırasında Enver Paşa’nın da eksi 9 derece soğukta bizzat Sarıkamış Dağlarında askerinle beraber olduğunu görmezden gelirler. Sanırsınız ki Enver Paşa İstanbul’da oturuyor ve oturduğu yerden cepheye emirler yağdırıyordu…

Bugün Enver Paşa, Enver Paşa muhalifi olan Hafız Hakkı Paşa ve Rusya’da üç yıl esir kalan Köprülü İlden Paşa ve daha birçok muhalif subayın yazmış oldukları maksatlı, yalan ve yanlış hatıralar esas alınarak anlatılmaktadır.

Hafız Hakkı Paşa, beceriksizliği yüzünden kaybettiği askerlerinin günahını, yazmış olduğu hatıralarında Enver Paşaya yüklemiştir. Kumandanlardan Köprülü İlden ise aşırı Enver Paşa düşmanıydı, bu yüzden hatıralarında Enver paşaya iftira ve kinini kusmuştur.

ANLAYACAĞINIZ O Kİ;
Sahipsiz buldukları büyük Türk evlâdı, cesur ve yürekli Kumandan Enver Paşayı Sarıkamış’ın günah keçisi yaptılar. Ama ne var ki Enver Paşanın arkasında ÜLKÜCÜ BOZKURTLAR var. Ülkücü bozkurtlar var olduğu müddetçe, Enver Paşa düşmanı soysuz köpeklere hak ettikleri cevaplar en sert bir şekilde verilecektir. Bundan kimsenin en küçük bir şüphesi olmasın!

ENVER PAŞA VE TÜRKİSTAN
1920’de kurulan Buhara Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Osman Hoca’nın oğlu Sayın Timur Kocaoğlu katıldığı bir TV programında Enver Paşayı anlatır ve der ki;
‘’Enver Paşa’ya yanlış bilgiler verip oralara çağıran, Teşkilât-ı Mahsusa’nın başı Eşref Sencer Kuşçubaşı’nın kardeşi Hacı Sami, kastı mahsus olarak Enver Paşa’nın sonunu hazırladı. Enver Paşa, cesur ve yüreği her daim Türklük ve vatan için çarpan eşsiz bir büyük kumandandı…

Türkmen aşireti reisi İbrahim Lakay, Ruslara karşı savaşan Enver Paşa’yı, bir süre tutuklar. İş işten geçtikten sonra da pişman olup serbest bırakır ve kendisi de savaşa katılır. Bu olay, gerçekten Türkler için bir ibret belgesidir, Şayet İbrahim Lakay, Enver Paşayı tutuklamamış olsaydı, tarihin seyri değişirdi…”

Timur Kocaoğlu, programda, Enver Paşa’nın eşi Naciye Sultan’a yazdığı yürekleri dağlayan mektupları anlatır ve de Osman Hoca’nın Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’ya gönderdiği altınlardan bahseder (Bazıları ise, bu altınları Moskof’un gönderdiğini iddia ederler)

İMPARATORLUK BAŞKOMUTANI ENVER PAŞA DERKİ;
“Uzun zamanlardan beri Türkistan Türklüğü ile Osmanlı Türklüğü arasındaki irtibat kopmuştur.
Ben, Osmanlı ordularının başkomutanı ve İslâm Halifesinin damadı olarak oraya gelir ve Türkistan’ın bağımsızlığı uğruna orada ölürsem, bu köprüyü kurmuş oluruz.”

ORHAN KILIÇOĞLU

Eyl 18

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Sağ elinin verdiğini, sol elin görmesin.” Türk Atasözü                                                                                            

* “Söyledim; duydu anlamına gelmez. Duydu; doğru anladı anlamına gelmez. Anladı; hak verdi anlamına gelmez. Hak verdi; inandı anlamına gelmez.

İnandı; uyguladı anlamına gelmez. Uyguladı; sürdürecek anlamına gelmez.” Yönetim biliminden bir felsefi yaklaşım     

* “Menfaat, insan toplumunun çimentosudur.” Cenap Şahabettin                                                                     

* “Uyuyan bir köle gördüğünüzde, sakın uyandırmayın. “Belki özgürlüğü düşlüyordur” derler. Ben ise o köleyi mutlaka uyandırır, nasıl özgür

olabileceğini anlatırım.” Halil Cibran                                                   

* “İnsanlar ileri sürdüğünüz nedenlere, içtenliğinize, çektiğiniz acıların ağırlığına ancak siz öldükten sonra inanırlar. Yaşadığınız sürece durumunuz

şüphelidir. Çok çok sizden şüphe ederler, ancak bu kadarına hak kazanabilirsiniz.” İbn-i Sina                                                                                                                  

* “Neysek oyuz. Çünkü geçmişte de neysek oyduk.” Sigmund Freud                                                                    

* “Bir anne evladı için her kapıyı çalar.. Ancak DEVLET O KAPIYA GİDİP AĞLAMAZ.. Çözüm adresi olarak o kapıyı göstermez.. Çözüm adresi devlettir.. Çözümü o kapıda ararsanız, o kapıyı devlet yerine koymuş olursunuz” Meral Akşener                                                                                                      

Eyl 17

ESİR TÜRK ASKERLERİ!…

https://www.facebook.com/sahaliyasar/videos/2397904320478681/

ESİR TÜRK ASKERLERİ

 

İzleyeceğiniz görüntüler yabancı arşivlerden alınmıştır ve tamamen gerçektir. 1.Dünya savaşında Arap yarımadasında/güney cephelerde yokluk içinde cansiper savaşmış, sırtından hançerlenircesine gördüğü ihanetler yüzünden İngilizlere ve onların kışkırttığı Araplara esir düşmüş Türk Askerlerini göstermektedir. Günlerce aç, susuz, yaralı ve hasta yürütülen Türk Askerleri uzak ülkelerdeki ölüm kamplarına götürülmektedir.

Tarih konusunda uzman ve akademik kariyere sahip değerli hocalarımızın hoşgörüsüne sığınarak yerli ve yabancı kaynak kitaplardan edindiğim bazı bilgileri siz dostlar ile paylaşmak istedim.

1.Dünya savaşı başladığı günde (Cihad-ı Mukaddes ilanı 14 Kasım 1914) Mondros Mütarekesi’nin imzalandığı güne kadar 2.850.000 asker mevcudunun 941.480 şehit, 990.000 yaralı ve hasta gazi 358.520 esir ve kayıp olmak üzere 2.290.000 kişi savaş dışı kalmıştı.

Tarihçilerin ortak fikir ve tespitine gore, kayıt ve arşiv yetersizliğinden dolayı esirlerin net sayısı bilinmemekle beraber, kayıplar dikkate alınmadığında, sadece esir kamplarında fiilen yaşayan/bulunan Türk Askerlerinin sayısı kesinlikle 200.000 üzerindedir.

Türk Askerleri en çok güney cephesinde (Arap yarımadasında) İngilizlere ve onların işbirlikçilerine (Avustralya, Hindistan ve Araplar vs.) esir düşmüşlerdir. Belgelere gore, Osmanlı devletinin elinde, itilaf devletlerinden toplam 21.506 asker esir bulunmaktaydı.

Güney Cephelerde (Irak, Sina, Filistin, Hicaz, Yemen vs.) Esir düşen Türk Askerleri, çok farklı sayıda kamplara götürülmüştür. Bunlar, Hindistan Kampları (Superpur Kampı, Ahmet Nagar Kampı, Belgaum Kampı, Bellary Kampı, Kalküta İstasyon kampı, Kataphar Kampı, Tongnung Kampı, Thatmyo Kampı, Schwebo Nekahet Kampı, Meiktila Kampı, Rangoon Karantina Kampı) Mısır Esir Kampları (Heliopolis Kampı, Abbassiah Hastanesi/Kampı, Maadi Kampı, Mısır Hilal-i Ahmer Hastanesi/Kampı, Kahire Kalesi Kampı, Ras-el-tin Kampı, Seydibeşir Kampı, Bilbeis Kampı, Kasrı Nil Kışlası/Kampı), Kıbrıs Adası Esir Kampları, Malta Adası Esir Kampı, Man Adası Esir Kampı, Yunanistan Esir Kampları, Irak Esir Kampları (Basra, Bağdat-Geçici Toplanma Kampları) ve Burma Esir Kamplarıdır. (Kızılhaç Arşivleri)

(Doğu Cephesinde esir olan Türk Askerleri ise Rusların denetiminde olan Erzurum, Kars gibi toplanma yerlerinden sonra, Tiflis Esir Kampları, Bakü/Nargin Adası Esir Kampları, Moskova Esir Kampları ve Sibirya Esir Kamplarına gönderiliyordu.)

Esir Türk Askerlerinin büyük çoğunluğu bu esir kamplarında planlı şekilde imha edilmiş ve malaria (sıtma), diarrhoea (ishal), trohom, yaralanma, zehirlenme başta olmak üzere, zihinsel ve sinirsel(dikenli tel hastalığı) rahatsızlıklar gibi çeşitli hastlalıklar da vesile kılınarak katliama maruz kalmıştır. Hayatta kalabilen çok az sayıdaki Türk Askerleri ancak 1924 yılından sonra Anadolu’ya dönebilmişlerdir.

Bunların arasında, en acımasız ve en insafsız zulüm, işkence ve vahşetler Mısır Esir Kamplarında yaşanmıştır. Bu kampta, esir Türk Askerlerine zorunlu yemek olarak ölmüş ve kokmuş beygir ve katır etleri yedirilmiştir. Türk Askerlerinin çoğunluğu bu sebeple dizanteriye ve “pellagra” denilen uyuzdan daha beter illet bir hastalığa tutulmuş ve acılar içinde şehit düşmüşlerdir.

Güneş altında perişan olan, kavurucu kumlardan kan çanağına dönen Esir Türk Askerlerinin gözleri, hususi götürüldükleri Abbassiah hastanesinde, bu sefer cellat doktorlar tarafından (Arap ve Ermeni oldukları belirtiliyor) bağırta bağırta oyulmuşlardır. Yıkanma bahanesiyle asitli havuzlara süngü ve dipçik zoruyla sokulan Türk Askerleri kör edilmiştir. Kamplarda ve hastanelerde kör edilmiş Türk Askerleri, ancak birbirlerinin ceketlerinden tutunup sürüne sürüne tuvaletlere gidebilmiş ve normal ihtiyaçlarını giderebilmişlerdir. Mısır Kamplarından çok azı hayatta kalabilen esir Türk Askerleri Anadolu’ya gözleri kör ve yardıma muhtaç olarak geri gelebilmiştir.

Asitli havuzlara basılarak ve canice davranılarak, yaklaşık 15.000 Esir Türk Askerlerinin gözlerinin kör edilmesi konusu, Edirne Mebusu Şeref ve Faik Beyler tarafından 1921 yılında TBMM gündeme getirilmiş, konuşulmuştur, Zabıt Ceridesinde kayıtlıdır. Ancak henüz kuruluş aşamalarını tamamlayamamış yeni bir devletin dış devletlere yaptırım gücü elbette düşünülemez.

İngiliz ve Fransız Devletleri, 1.Dünya savaşı bitmesine rağmen(1918), kamplarda sağ kalan esirlerin Anadolu’da başlayan Milli Mücadelede yer alabileceği ihtimalini düşünerek özellikle salınmasını istememişlerdir.

Nitekim, kamplarda kurtulabilmiş veya bir şekilde kaçabilmiş Türk Askerleri (Er ve komutan), döndükleri gibi Mustafa Kemal Atatürk’ün yanında Kurtuluş savaşına aktif katılmışlardır. Ve hatta kimi Türk Askerleri ikinci defa esaret hayatı yaşamışlardır.

Bugün, hatıraları karşısında saygıyla ve minnetle eğildiğimiz, acıyla ve hüzünle andığımız, bir dönemin kayıp kuşağı sayılan esir Türk Askerleri, ölüm kamplarında bile düşmana karşı onurlu ve cesur duruşlarını sergilemişler, vatan uğruna kendilerini feda etmekten çekinmemişlerdir.

Atalarımızın şerefli mazisine layık olmak, emanetleri cumhuriyete sahip çıkmak, ilke ve değerlerini korumak, her Türk’ün asli görevidir.

Geçmişlerimizin ruhları şad olsun…

 

(Şah Ali Yaşar)

 

Eyl 16

EY GÖNÜL!

EY GÖNÜL!

 

Hesapsız kitapsız gönül işiyle

Her dem kuşatıldın, çevrildin gönül

Bir güzel bakışı, bir gülüşüyle

Nasıl da çam gibi devrildin gönül

 

Sen yanmayı göze almıştın amma

Derin hülyalara dalmıştın amma

Sevgi çığlıkları salmıştın amma

Bir aşk ateşinde kavruldun gönül

 

Gönül işlerinde pazarlık olmaz

Hasetle yaşayan gönül durulmaz

Fethe çıkan aşka adres sorulmaz

Nasıl bileylendin sivrildin gönül?

 

Niçin açmıyorsun gönül gözünü?

Bir an dinlemedin akıl sözünü

Böyle bulamazsın aşkın özünü

Tutuldun bir aşka savruldun gönül

 

Kenan ŞAHBAZ

Eyl 15

FETVA KURULU

FETVA KURULU

 

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Din İşleri Yüksek Kurulu” vatandaşların sorularına gerek web sayfasından gerekse “Alo 190” hattından “fetva” veriyordu.

“Alimler ve Medreseler Birliği”de Diyanet İşleri Başkanlığına rakip olarak her konuda yönetilen sorulara “fetva” veriyor.

Örnek vermek gerekirse, “Bankanın Alışverişlerde Tanıdığı Vade Farkı Faiz midir?” şeklindeki bir soruya da şöyle “fetva” verilmiş:

“Bankanın “kredi” adı altında müşteriye verdiği para, açıktan faizdir. Bu durum birçok kişinin yaptığı yüklü alışveriş neticesinden bankanın kendisine mobil üzerinden gönderdiği “vade farkı” mesajlarıyla aynıdır. Şöyle ki; banka gönderdiği mesajda “satın aldığınız ürünü şu kadar farkla taksite bağlamak istiyor musunuz” diyerek müşteriye faizli kredi teklifinde bulunuyor ki bu haramdır.”

“Tüyleri aldırmak için epilasyon merkezlerine gitme” konusunda verilen fetva ise şöyle:

“Birbirlerine yabancı olan kadın ve erkeklerin kendi cinslerine karşı avret sınırları diz ile göbek arasıdır. Tedavi vb. zaruri ihtiyaçlar hariç bu tür yerlere bakmak ve dokunmak haramdır.”

Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Ali Erbaş’a da soralım:

“Alimler ve Medreseler Birliği-İttihad-ul Ulema” adlı kuruluşa verdiğiniz yasal izinler var mı?

 

 

Alınrı : O. UĞUROĞLU

Eyl 14

ESKİ BİR MENÜ; ALTLIK

ESKİ BİR MENÜ; ALTLIK

Hani hâlâ sıkça kullanılan bir laf vardır; “altlık yapmak”. Bunun kökenini hiç merak ettiniz mi? Bu söz Amerika’nın keşfinden sonra çıkmıştır. Fatih Sultan Mehmed’in İstanbul’u fethinden sonra yaygınlaşır. Çünkü tütün her tarafı olduğu gibi Osmanlı İmparatorluğu’nu da esir almıştır.

Konuşulan dile sigaraaltının girişi bu dönemdedir. Özellikle askerler kullanır. Örneğin arkadaşına seslenir; “Simitten bir parça ver de sigaraaltı yapayım”. Ya da poğaçadan ve başka bir yiyecekten bu şekilde söz edilir. Kahvaltıdan sigaraaltına böyle geçildi. Gürültüsüz, patırtısız. Tahin pekmezler ve helvaların da altlık yapıldığı evler vardır.

Bu altlık meselesi sadece bize özgü değil. Çarlık Rusyası‘nda bile revaçtaydı. St. Petersburg Sarayı’ndakileri yazayım ağzınız sulansın:

* Havyar * Badem ezmesi * Kuvvet macunu * Bal * Reçel * Kaymak

* Her türlü peynir * Sülün kızartması.

Daha neler neler…

Eyl 13

ATATÜRKÇÜLER VE MİLLİYETÇİLER İŞ SİZE DÜŞÜYOR…

ATATÜRKÇÜLER VE MİLLİYETÇİLER İŞ SİZE DÜŞÜYOR…

 

OPTİMAR anket şirketinin 13-15 Temmuz tarihleri arasında yaptığı ankette “Siyasal kimlik olarak kendinizi nasıl tanımlarsınız?” sorusu yöneltildi. Sonuçlar şöyle çıktı:

1 – Atatürkçü: Yüzde 25.2

2 – Milliyetçi: Yüzde 22.1

3 – Demokrat: Yüzde 11.3

4 – Muhafazakâr: Yüzde 9.7

5 – Dindar: Yüzde 7.8

6 – İslamcı: Yüzde. 4.5

“Atatürkçüyüm” diyenlerle “Milliyetçiyim” diyenler, yüzde 47.3 ama iktidarda, Mısır’daki İhvancıların peşinden giden ve milliyetçiliği cahiliye dönemi düşüncesi olarak gören, ümmette siyasi birlik arayan, yani Türk Milleti gerçeğini reddeden, bunlarla da yetinmeyip her türlü milliyetçiliği ayaklarının altına aldığını açıklayan bir zihniyete sahip kişilerin kurduğu bir parti var!

***

Adında “milliyetçi” kelimesi bulunan MHP, Türkiye’nin yasama, yürütme ve yargı yetkilerini, ABD’den yönetilen bir örgütün emrine veren ve onlarla aynı menzile gidenleri destekliyor. Tek adam sistemine önayak olan da MHP’dir. 

AKP zihniyetinde en küçük bir değişiklik yok ama MHP’nin tam desteği devam ediyor. 

17 yılda tarımla birlikte ekonomi çökertildi, cumhuriyet tarihi boyunca ne yapılmışsa hepsi satıldı, Kaz dağlarındaki ormanlar, altın arayan bir Kanada şirketi tarafından kesiliyor. Oysa, Kaz dağı ormanları, altından çok daha değerli…

Ancak bir sömürge ülkesine kabul ettirilebilecek, işgal altındaki Irak’ın bile kabul etmediği maden yasasına göre, Kanada şirketinin Türkiye’ye bırakacağı gelir de yüzde iki! Doğu Karadeniz yaylaları, yeşil yol diye bir projeyle birlikte Katar’a peşkeş çekildi! Tank Palet fabrikası bile Katar’a verildi! Katar kim? ABD işgali altında bir ülke!

17 yıl içinde orduya kumpas kuruldu, milli aydınlara kumpas kuruldu, kumpaslar hala devam ediyor. MHP, böyle bir iktidarı destekliyor.

İYİ Parti ise CHP ile seçim ittifakı yaparak, yerel seçimlerde iktidarın İstanbul, Ankara, Antalya gibi kalelerde yenilmesini sağladı.

Şimdi AKP güç kaybediyor. Gerçi yeni kurulacak partiler de Amerikan-İngiliz destekli ama AKP tabanındaki erime, bu kopuşlardan bağımsız olarak devam ediyor.

Diyelim ki İYİ Parti’den MHP’ye dönenler oldu! İktidar eriyor ama MHP hâlâ, bu yolla kendi iktidarını kurmaya değil AKP iktidarını korumaya ve kollamaya çalışıyor! 

***

Bu ülkenin Atatürkçüleri, milliyetçileri, yani yüzde 47.3’ü ne yapmalı? Bu oran, tek başına iktidara dönüştürülebilir ama öncelikle Atatürkçüler ve milliyetçiler siyasi partiler üzerindeki kontrolü görmek ve çözümü bu temelde üreterek Türkiye’ye oynanan oyunu bozmak zorundadır! Sistemin içinde çözüm yoktur. Çünkü mevcut sistem, hukuka uydurulmuş görünse de hukuk dışıdır! Halk, aldatılmıştır. Atatürk‘ün dediği ve yaptığı gibi “Türkiye çıkmazında hükümet teorisini değiştirmek lâzımdır.”

 

 

Alıntı: A. Bulut

Eyl 12

“Balaton Gölü’nün Portakal Ağaçları”

Balaton Gölü’nün Portakal Ağaçları”

 

Ünlü Fransız siyaset bilimcisi Prof. Maurice Duverger, 1980 yılında ‘Les Orangers du Lac Balaton’ isimli bir kitap yayınladı.

Türkçesi ‘Balaton Gölü’nün Portakal Ağaçları’ydı…

Kitabın adı, 1950’li yılların başlarında, Macaristan’ın hâlâ Stalinist bir yönetim altında bulunduğu yıllarda geçen gerçek bir olaydan esinlenmişti.

Stalinci Komünist Parti yönetimi bir gün Balaton Gölü kenarına portakal ağaçları dikmeye karar verir.

Ancak gölün kenarı çok soğuktur ve her yıl buzlanma olmaktadır. Bölgedeki botanik uzmanı itiraz eder, ‘Burada portakal ağacı tutmaz’ der…

Ama emir çok yukarıdan, politbürodan gelmiştir. Devleti temsil eden politbüro ve başındaki müstebit genel sekreter, ‘Portakal ağacı dikin’ emrini tekrarlar.

Pahalı ağaçlar getirtilir, dikilir ve daha ilk kış o yıl bütün portakal ağaçları donar.

Parti hemen kararını verir:

‘Botanikçi sabotaj yapmıştır ve ağaçları bilerek kurutmuştur…’

Bütün diktatörler ‘hain’ kelimesini çok sever ve her olayda mutlaka bir hain bulur.

Neticede, ‘Sabotajı yapan hain botanikçi’ bulunmuş ve parti tarafından en ağır cezaya çaptırılmıştır.

Yakın tarih bana hep şunu anlattı:

Tek partileşmiş, tek adamlaşmış devlet, devletleşmiş tek parti ve tek adam, bir ülkenin ve bir halkın başına gelebilecek en büyük felakettir.”

 

 

Alıntı Hürriyet

Eyl 11

ERTUĞRUL FACİASI

ERTUĞRUL FACİASI 

16 Eylül günü, 129 yıl önceki bir facianın yıldönümü.

Türkiye ile Japonya arasındaki dostluğun işareti olarak Japonyaya gönderilen eğitim gemisi Ertuğrul Fırkateyni dönüş yolunda, Yokohama’dan Kobe’ye ilerlerken 16 Eylül günü kayalıklara çarparak batmıştır.

Gemimizin ve öğrencilerimizin başına gelmedik kalmıyor. Gemi komutanlığı salgın koleredan kendisini koruyamıyor ve 13 kişi vefat ediyor.

***

1871 yılında Japonya Devleti Osmanlı Devletine bir dostluk antlaşması önermiştir.

Ertuğrul Fırkateyni 19 Ekim 1863 tarihinde Tersane-i Amire’de Padişah Sultan Abdülaziz’in katılımıyla denize indirilmiştir.

Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya’ya gönderilmesi konusunda çeşitli tartışmalar yaşanmıştır.

Neticede 21 Şubat 1888 tarihli tezkere ile Bahriye Mektebi öğrencilerinin denizde teorik bilgilerini kullanmayı öğrenmeleri için donanmada uygun bir eğitim gemisi ile Kızıldeniz, Hint Okyanusu ve Japon sularına gönderilmek üzere Ertuğrul Fırkateyni’nin uygun olduğu ve mart sonunda yola çıkarılması kabul edilmiştir.

Ertuğrul Fırkateyni 14 Temmuz 1889 tarihinde İstanbul’dan ileri hareketle Marmaris Limanına uğramış, oradan Port Said’e bir günlük liman ziyareti yapmış ve Süveyş Kanalı’na doğru harekete geçmiştir. Kanalda uğranılan talihsiz iki kaza sonucu gemi 10-12 gün havuza alınmış ve onarıldıktan sonra 23 Eylül 1889 tarihinde ileri harekete geçmiştir.

Bahriye Nezareti tarafından, yabancı basında geminin yine arıza yaptığı yönünde yayınlar çıktığı ancak; geminin Singapur Limanında kalma sebebinin, gerekli ikmalin tamamlanması ve yelken kullanılabilecek hava koşullarının beklenilmesi olduğu ifade edilmiştir.

Ertuğrul, seyrin son durağı Yokohama Limanına 07 Haziran 1890 tarihinde ulaşmıştır. Kafile Komutanı Osman Paşa Japonya İmparatoruna Padişah II. Abdülhamit’in gönderdiği mektup ve İmtiyaz Nişanı’nı takdim etmiştir.

Ertuğrul Fırkateyninin 14 Temmuz 1889 tarihinde başlayan ve altı ay olarak planlanan seyir süresi on bir ay sürmüştür.

Geri harekete geçmek için uygun hava koşulları beklenilmiş, dönüşe geçilmesi için seyir güzergahı hazırlanmış lakin bu esnada bölgede hakimiyetini sürdüren kolera salgını gemiye sirayet etmiştir. Gemi personelinden otuz yedi kişi koleraya yakalanmış ve on üç kişi vefat etmiştir. Kayıpların artması endişesiyle Ertuğrul Fırkateyni 15 Eylül 1890 tarihinde Yokohama Limanından ayrılmıştır.

Yokohama’dan Kobe’ye ilerlerken 16 Eylül günü Ertuğrul Fırkateyni kayalıklara çarparak batmıştır.

 

 

(Kaynak: <https://www.dzkk.tsk.tr/icerik.php?icerik_id=480&dil=1>)

 

Eyl 10

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Bence diktatör, başkalarının iradesine ram edendir. Ben kalpleri kırarak değil, kalpleri kazanarak hükmetmek isterim.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk

* “Birini anmak da bir nevi onunla buluşmaktır.” Halil Cibran

* “Cebi delik yolcu, hırsıza pabuç bırakmaz.” Juvenalis

* “Öfke şahlandı mı, vicdan uyuşur.” Orhan Asena

* “Kör olan biziz. Talih değil.” Thomas Browne

* “Güzel bir yüzün pasaport olduğu söylenir. Oysa güzel bir yüz pasaport değil, vizedir. Süresi çabuk dolar.” Julie Buchill

* “Aza sahip olan değil, çoğu isteyen fakirdir!” Seneca

* “Ölümden ne korkarsın. Korkma ebedi varsın!” Yunus Emre

* “Millete efendilik yoktur. Ona hizmet etmek vardır. Bu millete hizmet eden onun efendisi olur.” Atatürk

* “Merhametin yumuşaklığı demir kapıları eritir.” W. Shakespeare

* “Küçük bir gerçek, büyük bir yalandan iyidir.” Konfüçyüs

Eski yazılar «