Tem 28

”ÖLÜMLERİN SEBEBİ YANLIŞ TANI, YANLIŞ TEDAVİDİR!”

”ÖLÜMLERİN SEBEBİ YANLIŞ TANI, YANLIŞ TEDAVİDİR!”

Enfeksiyon hastalıkları ve klinik mikrobiyoloji uzmanı Dr. Orhan Kara’nın “Covid-19 hastalığının hem tanısı, hem de tedavisi yanlıştır. Doğru tanı ve tedaviyi biliyorum” diye özetlenebilecek haykırışlarını üç yazı ile duyurmuştum. Uyguladığı tedavi yöntemiyle insanların hayatını kurtaran ama tedavi şemasına uymadığı için hakkında soruşturma açılan Kara, emekliliğini istedi ve “Gerçek Kovid 19” adlı bir kitap yazdı.

Kara, kitabının ağırlıklı bölümünde herkesin anlayacağı bir dil kullandı ama araştırmak isteyen doktorlar için konuyu tıbbi terimlerle izah etmeyi de ihmal etmedi.

***

Ön sözden bir özet veriyorum:

* “Covid-19 tek tip bir hastalık değildir. Üç ayrı sistemik hastalık tablosundan oluşmaktadır. Ağır Covid-19, mide bağırsak sistemi tutulumu sonucunda meydana gelir.

* ABD’li bilim insanları, sitokin fırtınası uydurmasıyla dünyayı çıkmaza soktu. Milyonlarca insan yanlış teşhis ve tedavi sebebiyle kaybedildi.

* Mevsimsel grip hastasına bile ‘evde kal’ deseniz, yedi gün sonra aynen Covid hastası gibi nefes darlığıyla acile gelebilir. Çünkü gribal enfeksiyonların tümünde bağırsak tutulumu vardır. Sıvı takviyesi yapılmayan her grip, Covid’de olduğu gibi interstisyel pnömoniyle sonlanabilir.

* Testi pozitif çıkar çıkmaz sıvı elektrolit başta olmak üzere derhal tıbbi tedaviye başlanması gereken Covid-19 hastaları, ellerine, kardiyak arrest yapan hq, azt ve kinolonlar gibi ilaçlar verilerek eve hapsedilmektedir.

* Hastalar AF, taşikardi, VF, ekstrasistol ve benzeri türlü türlü kalp aritmileriyle servise geliyordu. Bolca hq, levofloksasin, moksifloksasin, favipiravir ve azt kullanarak gelmişlerdi. Bağırsaklarındaki gaz sebebiyle, aktif karbon şurubu vermek vacip oluyordu. Ankara 10 ay sonra benim yaptığımın doğru olduğunu, o ilaçları kılavuzdan kaldırarak onayladı, fakat bana teşekkür etmedi!

* Dünyanın tüm çocuk hastalıkları uzmanları ve profesörleri bir araya geldi, ‘İshal, kusma, halsizlik, karın ağrısı ve ateş ile seyreden bu esrarengiz hastalığın ne olduğunu bilmiyoruz’ dedi. Bana da sormadılar. Sorsalardı; ‘Bu esrarengiz (!) hastalığın adı ishaldir. Nam-ı diğer enterittir enterit. MIS-C değil’ derdim.

* Bulantı, kusma, ateş, aşırı bağırsak gazı, meteorizm, epigastrik ağrı (mide üstündeki ağrı), sırt ağrısı, bel ağrısı, iştahsızlık gibi yakınmaların tümü ishal hastalığının belirtileridir.

‘İshalim var’ diyen hastanın eline, ne işe yaradığını bilmedikleri 16 tane tableti verip eve kapattılar. Aradan yedi gün geçince, ‘zatürre’ diyerek yoğun bakımlara topladılar. Biz o turkuaz tablodaki insanlarımızı, o gün acil tıbbi müdahale yapmadığımız için kaybettik. Non okluziv mezenter iskemisi. Hepsi budur. Ağır Covid-19, bir ishal hastalığıdır. İshal, dünyanın en kolay tedavi edilebilen hastalıklarından bir tanesidir. Yanlış teşhis ve tedavinizin faturasını, karantina ve kapanmayla topluma ödetmeyiniz.

* Aşı tüccarlarının oyuncağı olduk. Yatan hastaya aşı fayda etmez. Aşının ilk keşfedildiği ülkede yaşamakta olan aziz Türk milleti açısından, sadece ecnebilerin üretmekte oldukları aşıları, gündemin birinci sırasına taşımak zillettir.

* DSÖ’nün kuralları ile aramızda, ‘meyyitin gassala teslim olması gibi’ bir tam teslimiyet ve bilimsel tapınma mecburiyeti getirilmiştir. DSÖ’nün tanı ve tedavi kılavuzları ‘değişmez mutlak doğru’ kabul edilerek kutsallaştırılmıştır. Dışına çıkanın, derhal aforoz edilmesi uygulaması başlatılmıştır.

* Hâlbuki üst düzey klinik deneyim sahibi olan pratisyen hekimlere yetki ve imkân verilseydi, bu kadar can kaybı olmayabilirdi. İlk günden itibaren damar yoluyla verilecek olan 1-2 litre serum bile binlerce hayatı kurtarabilecekti. Bağırsak tutulumu yapan basit bir gribal enfeksiyondan ölen insanların tek sorumlusu, yanlış tanı ve tedavi kılavuzlarını hazırlayan DSÖ ve müritleridir.”

 

Alıntı

Tem 27

UYUYAMIYAN ADAM…

UYUYAMIYAN ADAM…

Psikoloğa giden bir adam derdini anlatıyordu;

-Geceleri uyuyamıyorum efendim, sürekli yatağın altında biri var gibi geliyor. Yatağın altına girip orada uyumayı deniyorum, bu defa da yatağın üstünde biri var gibi geliyor. Adamı dikkatle dinleyen psikoloğ;

-Bu saplantıyı hallederiz, bana haftada 2 kere geleceksiniz. 6 aylık bir tedavi sonrası, sizi iyileştireceğimi düşünüyorum.

Adam sormuş;

-Her viziteye ne kadar ödeyeceğim ?

-Her vizite 200 lira, bu hesaba göre 6 ayda 9.600 lira ödeyeceksiniz.

Adam;

-Tamam, hanım ve çocuklarla konuşup. Hesabımı da yapıp geleyim diye çıkıp gitmiş. Gidiş, o gidiş. Psikoloğ aradan 2-3 ay geçince adamı sokakta yakalamış, sormuş;

-Hastalığınız nasıl oldu ?

-10 liraya hallettim demiş hasta.

-Nasıl oldu bu iş ?

-Sizden çıktıktan sonra ilerideki bara gittim, biramı içerken barmene hastalığımı anlattım. ”Karyolanın bacaklarını kes.” dedi, kestim. Mesele, halloldu.

Tem 26

UYGUR TÜRKLERİ ÇİN VE PARANIN MİLLİYETİ

UYGUR TÜRKLERİ ÇİN VE PARANIN MİLLİYETİ

10 Mart 2011 tarihinde Tayip Erdoğan, o dönem başbakan olarak Hatay’da bir konuşma yaptı:

“Geçmişte yapılan sermayeyi renklerine, milliyetine, coğrafyasına göre bölme yanlışına” kendilerinin son verdiğini ifade ederek, “Paranın dini, imanı, milleti, vatanı olmaz; para paradır. Para cıva gibidir, kendisine uygun nereyi bulursa para oraya akar.” tanımlaması yaptı.

Aradan geçen 10 yıl 3 aydan sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile bir telefon görüşmesi gerçekleştirdi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan Uygur Türkleri yorumu: Çin’in toprak bütünlüğüne saygılıyız!

Erdoğan’ın bu açıklamasından yaklaşık 10 gün önce, ABD yönetimi, Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı zulme karşı yeni kısıtlama ve yaptırımlar açıkladı. Bu adımla, Çin’in Uygur Türklerini zorla çalıştırarak ürettiği ürünlerin ABD’ye girişinin engellenmesi amaçlanıyor.

-O şirketlerden biri olan ayakkabı ve giyim markası Nike tarafından yapılan açıklamada, “Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde zorla çalıştırılmaya ilişkin raporlar konusunda endişeliyiz” denildi.

-Dünyaca ünlü İsveç merkezli hazır giyim firması H&M de geçen sene Çin’in yaklaşık bir milyon Uygur Türkü’nün toplama kamplarında tutulmasını gerekçe göstererek bu ülkedeki pamuk üreticileriyle olan bağını kestiğini açıkladı.

-Birleşmiş Milletler ve dünyanın önde gelen sivil toplum örgütlerinin verilerine göre şu anda Sincan Uygur Özerk Bölgesi’nde 1 milyona yakın Uygur Türkü, Kazak ve diğer Müslüman etnik azınlıklar Pekin yönetimi tarafından toplama kamplarında zorla çalıştırılarak ucuz iş gücü olarak kullanılıyor.

-Avrupa Parlamentosu, Çin’in Sincan Uygur Özerk Bölgesinde Uygur Türklerine ve diğer Müslümanlara yönelik kötü muameleyi ve zorla çalıştırma uygulamasını kınayarak, bundan sorumlu tutulan Çinli yetkililere yaptırım için AB ülkelerine çağrıda bulundu.

Halen yaklaşık 100 ABD’li ve Avrupalı dev şirketler Çin’e karşı Uygur Türklerinden dolayı tavır almış durumda.

Uygur Türklerine yapılan işkence ve zulme karşı dünya ayaklanırken, hangi ülkeler sessiz?

Türkiye ve Arap coğrafyasındaki tüm ülkeler.

Binlerce Uygur Türkü toplama kamplarında işkence görüyor ve Türkiye, Çin’in toprak bütünlüğüne saygı duyuyor.

Çin’in toprak bütünlüğüne sonsuz saygısı sürerken yanlış yönetim nedeniyle ekonomisi dibe vurmuş, kasası 40 milyar eksiye düşmüş Türkiye’ye Çin’den para girişi devam ediyor.

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın kasasına Çin’in parası swap yolu ile giriyor.

Çin’in en büyük telefon üreticilerinden Xiaomi, Türkiye’de fabrika açtı ve her Türk’ün cebine bir telefon koymayı başardı. Xiaomi model telefonlar Türkler tarafından adeta kapışılıyor.

Yine 2 büyük marka daha Türkiye’de fabrika açıyor.

Bitmedi Türkiye’de şirket satın alan Çinli şirket sayısı hızla artıyor. 100’ün üzerine çıktı.

Benim anlayamadığım bir şey var. Mevcut iktidar, çaresizlikten Çin’den gelecek 3-5 milyar dolar için Uygur Türklerinin feryadını duymuyor. İyi de 80 milyon Türk’e ne oldu?

Yoksa onlarda mı paranın dini, imanı ve milleti olmaz diye düşünüyor?

Kendi soydaşının kanının damladığı Çin pamuğundan üretilmiş kıyafeti giyerken, paranın cıva gibi olduğunu mu düşünüyor acaba?

 

Alıntı: Remzi Özdemir

Tem 25

600 YÜZYIL ÖNCEDEN BU GÜNÜ GÖREN İBN-İ HALDUN

600 YÜZYIL ÖNCEDEN BU GÜNÜ GÖREN İBN-İ HALDUN

Modern sosyoloji ve ekonominin öncüsü olan İbn Haldun’u bilirsiniz.

Eseri Mukaddime ‘de der ki;

Giderek lüks ve konfora dalınır, israf artar.

Devlet asabiyet mensupları arasında pay edilir.

Devletin her bir köşesi asabiyet (burada hanedan) mensuplarının şahsi çiftliklerine dönüşür.

Milletin devleti temellükü ve temerküzü (kamusal ruh) kaybolur.

Devlet, bir gurubun kendi arasında dönüp dolaşan ayrıcılıklı bir kulübe dönüşür.

Makam, mansıp, şan, rütbe ve terfiden başka hiç bir şeyi gözü görmeyen bir asalaklar topluluğu ürer.

Devletin manevi temeli ganimetçiliğe kayar.

Hanedan, sülale, aile veya bir gurup azınlığın menfaatleri “Devletin ali menfaatleri” olur.

Devletin bütün enerjisi bu ayrıcalıklı sınıfların çıkarını koruma ve kollamaya yönelir.

Artık devlet milletten ontolojik olarak kopmuştur.

Millet, bu asalaklar topluluğunu doyurmak için elinde avucunda ne varsa verir. Vergi, mahsul, ürün vs. hepsini doymaz bir iştahla bu asalaklar yer yutar.

Devletin kasası açıldıkça açılır. Açıkları kapatmak için bir taraftan yeni vergiler konulur, diğer taraftan borçlanmaya gidilir.

Devlet, bir gurup azınlığın “har vurup harman savurduğu” (israf ve terbiz) bir çiftliğe dönüşmüştür.

Bu durumda devleti elinde tutan topluluk acze düşer, dışardan veya içerden yeni asabiyet dalgaları yükselir.

Buna karşı koyamayınca artık o devlet için sonun başlangıcı (mahv, zeval) gelmiş demektir.

 

Tem 24

HANGİ VİRÜS DAHA TEHLİKELİ?

HANGİ VİRÜS DAHA TEHLİKELİ?

 

Bu yıl, tarımda yaşanan bir olay, bünyeye giren bir virüsün nelere yol açabileceğini ve çözümün nerede olduğunu göstermesi bakımından çok uyarıcı bir örnektir.

Antalya’daki domates üreticileri bu yıl farklı bir hastalıkla karşılaştı. DHA’nın haberine göre İsrail’den gelen fidelerde çıktığı için “İsrail virüsü” olarak adlandırılan hastalık, seraların 14 gün karantinaya alınmasına ve ürünlerin imha edilmesine sebep oluyor.

Habere göre virüs, fideler büyüyüp, ürün verdiği süreye kadar belirti göstermiyor. Ürün alınacağı dönemde ise fideler, tepe kısmından kararıp çürürken, domatesler de içten çürüyerek kahverengiye bürünüyor. Hastalık, korona virüs gibi, bitkiler arasında temas ve polen taşınmasıyla kısa sürede yayılıyor. Hastalığın tespit edildiği seralar, 14 gün boyunca karantinaya alınıp, tamamen ilaçlanıyor, ürünler ise imha ediliyor.

Aksu bölgesindeki seralarda görülmeye başlanan virüsle ilgili mücadele yöntemlerini anlatan ziraat mühendisi Abdülhamit Yeter, “Bu virüse ‘domatesin koronası’ diyoruz. Çok sinsi bir virüs… İsrail’den tohum ve fideyle girdi ülkemize. Sera içinde yapılan işlemlerle her yere yayılıyor. Hastalıklı ürünü, hiçbir kısmına dokunmadan sera dışında yakıp imha etmek gerekir. Sera toprağının da ısıtılması ve 50 derecenin üzerine çıkarılması lâzım. Şu anda başlangıç aşamasında ama böyle giderse 3 yıl içinde yiyecek domates bulamayız” dedi.

İsrail fidelerinin genetik yapısıyla oynanmış tohumlardan elde edildiği biliniyor…

***

Milletin birliğini bozmaya yönelik virüsler de aynı bu domates virüsü gibidir.

Türk Milleti’nin hem kültürel hem de genetik bağışıklık sistemi sanıldığından çok daha güçlüdür ama Babuna kampanyasıyla 160 bin Türk’ten alınan kan örneklerinin ABD’ye götürüldüğünü unutmayın!

Paris’te uzun süre bir hastanenin bulaşıcı hastalıklar bölüm başkanlığını yapan Fransız Prof. Dr. Christian Perronne’nin “Bize sunulan bu ‘ilk aşılar’ aslında aşı değil, gen tedavisine yönelik ürünlerdir. Vücudumuza enjekte edilecek yabancı bir RNA, DNA’mızı kodlayabilir ve daha sonra kromozomlarımıza entegre olabilir. Bu nedenle, genlerimizi kalıcı bir biçimde dönüştürme konusunda gerçek bir risk var. Spermlerin ya da yumurtaların nükleik asitlerini değiştirerek bu genetik modifikasyonların çocuklarımıza, gelecek kuşaklara dahi aktarılma tehlikesi var. Mısır ya da domates gibi genetiği değiştirilmiş ürünlerden olmak istemiyoruz.” sözlerini, aylar önce geniş bir şekilde bilginize sunmuştum…

Milletin bağrından “temiz bir nesil” yetişmesi için şimdi sadece kültürel direnç yetmiyor, genetik yapının korunması da şart!

 

Alıntı

Tem 23

SENİ GÖRMEK

SENİ GÖRMEK

 

Sevginin sonsuzluğa taşıdığı sanıyla

Unutulmaz demlerin özlem dolu anıyla

Gönüller gecesinin şafağıyla tanıyla

Sevgi kadifesinin yüreği ovuşu bu!..

Seni  görmek güzelim güneşin doğuşu bu!..

 

Değil mi, yüce sevgi kainatı hep tutan?

Güzel bir sevgidir bu cana sonsuz can katan

Her vakit durmaksızın nabız nabız o atan

Bedendeki her kalbin sevgiyle vuruşu bu!..

Seni görmek güzelim güneşin doğuşu bu!..

 

Sevgiyi gören gönül sanki buharlaşıyor

O buhurdan sevgiyle gönül dağlar aşıyor

Şaşıyor tüm gönüller, tüm yürekler şaşıyor

Tomurcuğun çiçeğe, meyveye duruşu bu!..

Seni görmek güzelim güneşin doğuşu bu!..

 

Kandan, kinden, kibirden sevgi ile kaçılır

Orda kötülük olmaz güzellikler saçılır

Bir sevginin dünyası kainata açılır

Sonsuza dek  açılan sevginin ağuşu bu!..

Seni görmek güzelim güneşin doğuşu bu!..

 

Sevgiyi hiç tatmayan beden, yürek ezilir

Görünmez ki sevgiler yalnız ancak sezilir

Sevginin dünyasında huzur ile gezilir

Sevginin rahmet ile bembeyaz yağışı bu!..

Seni görmek güzelim güneşin doğuşu bu!..

 

Kenan ŞAHBAZ

Tem 22

“48 KİLO SOM ALTINDA İKİ ŞAMDAN”

“48 KİLO SOM ALTINDA İKİ ŞAMDAN”

Resim Heykel Müzesinden çalınan ya da değiştirilen eserleri niçin hatırlattığımıza. Bir vatandaş yıllar önce Dolmabahçe Sarayında gördüğü Abdülmecid’e ait 48 kilo som altından iki şamdanı son ziyaretinde göremez. Bunun üzerine durumu CHP İstanbul Milletvekili Av. Mahmut Tanal’a bildirirler.

Mahmut Tanal da konuyu Cumhurbaşkanlığı Milli Saraylar İdaresi Başkanlığı’na bağlı Dolmabahçe Sarayı’nda muhafaza edilen, Osmanlı Padişahı Sultan Abdülmecid’den kalma, her biri ağırlığı 46 kilogram olan som altından 2 vazonun akıbetini Meclis gündemine taşır.

İlgililerin ayrı ayrı yanıtlaması talebiyle TBMM Başkanlığı’na soru önergesi sunan Tanal, Dolmabahçe Sarayı’nda vazoları her zamanki yerlerinde göremeyen vatandaşların endişeye kapıldığını belirterek ilgililerin cevaplaması için şu soruyu sorar: Dolmabahçe Sarayı’nda olması gereken altın vazoların şu an nerede olduğu, başlarına bir şey gelip gelmediği, kayıp olup olmadıkları, tekrar sergilenip sergilenmeyecekleri konusunda kamuoyuna açıklama yapılacak mıdır? Şeklinde bir soru sorar.

Konuyla ilgili Milli Saraylar Başkanlığı’ndan şu açıklama gelir: “Milli Saraylar Başkanlığı, 16 Haziran 2021 tarihinde CHP Milletvekili Mahmut Tanal’ın Dolmabahçe Sarayı ile ilgili kamuoyunu yanıltma amaçlı, mesnetsiz ve kasıtlı iftiraları üzerine açıklama yapma gereği duymuştur. Milli Saraylar’ın envanterinde yer alan 300 bini aşkın taşınabilir tarihî eserler içerisinde iddia edildiği gibi ’46 kilogramağırlığında som altından 2 adet vazo’ hiçbir zaman var olmamıştır. Doğal olarak eser var olmadığı için, hiçbir zaman Tanal’ın iddia ettiği gibi tefriş ve sergilemede de yer almamıştır. Bu nedenle, ‘Vazolara ne oldu?’, ‘Vazolar kaçırıldı mı?’ soruları da anlamsız ve art niyetlidir… Söz konusu iddialarla ilgili hukuki yollara başvurulmuştur.”

Mahmut Tanal’ın yaptığı açıklamaya göre kendisine vazolarla ilgili şikâyetler vatandaşlardan gelmiştir. Vatandaşlar Tanal’a bilgi verirken şamdan yerine vazo, 48 kg som altın yerine 46 kg olarak ifade etmişler. Tanal da Milletvekili olarak denetim yetkisini kullanarak ilgililere yukarıdaki soruyu sormuş.

Milli Saray yetkilileri var olmayan vazolar ile ilgili soruların art niyetli olduğu ve söz konusu iddialarla ilgili olarak hukuki yollara başvurulduğunu bildirmişlerdir. Bunun üzerine Tanal, “Kimseye iftira attığımız yok. Denetim yetkimizi kullandık…15 Temmuz’da şehit edilen Mustafa Cambaz’ın fotoğrafladığı bu tarihi eserlerin şu anda nerede olduğunu” bu defa fotoğraflarını da göstererek cevap almak istemiştir.

Rahmetli Mustafa Cambaz’ın çektiği fotoğraf Fatih Köşkü’nün başodasında Peygamber Efendimizin Medine’deki kabri için Sultan Abdülmecid tarafından yaptırılan her biri 48 kg. som altından olan iki adet şamdanın fotoğrafları var. 1. Dünya Savaşında Medine’nin boşaltılması sırasında saraya getirilmiş.

Bir milletvekili denetim yetkisini kullanarak, görevinin gereği bilgi almak istiyor. Bürokratlar onun sorusunu anlamsız, art niyetli, mesnetsiz, kasıtlı, kamuoyunu yanıltma amaçlı buluyor. Tamı tamına “burası Türkiye” denilecek bir görüntü sergilenmiş oluyor!

 

Alıntı

Tem 21

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Bir sevgiyi anlamak, bir yaşam harcamaktır, harcayacaksın.” Özdemir Asaf

* “Bütün kâinat birbirine sevgi ile bağlanmış, sevgini vermesini öğren. Çünkü gönül anlasın ki, hepsine yer varmış, sevgi siz insandan dünya, unutma ki

korkarmış.” Mevlâna

* “Her şey hareket halindedir her şey değişir ve her şey gelişir.” İbni Haldun

* “Çocukları sevmek şımartmak değildir, çünkü mutluluğun ortamı sevgidir.” Thomas Gray

* “Çok seven insan, büyük işler görebilecek güçtedir ve sevgiyle yapılmış iş, iyi bir iştir.” Serhat Kestel

* “Derdin ne kadar çok, görünüşün ne kadar mutsuz, yanlışın ne kadar büyük olduğu hiç fark etmez. Sevgiyi yeterli derecede anlamak, hepsini yok

edecektir.” Andy Roonesh

* “Beğendiğiniz bedenlere hayalinizdeki ruhları koyup, adına aşk diyorsunuz.” Shakespeare

* “Nereye giderseniz gidin ama tüm kalbinizle gidin.” Konfüçyüs

* “Kalpleri dağınık olanların akılları birleştirilmez.” İbni Haldun

Tem 20

KANAL İSTANBUL KİMİN PROJESİ?

KANAL İSTANBUL KİMİN PROJESİ?

Emekli Koramiral Atilla Kıyat, Saygı Öztürk‘e ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi James Jeffrey‘in, Türkiye Büyükelçisi olduğu sırada kendisine Montrö’yü delme teklifinde bulunduğunu açıklamıştı. Kıyat, “Beni ziyaret edip sözleşmeyi delme fikrini anlattı. Karşı çıktım. İtiraz eden askerler kumpas mağduru oldu” demişti.
Kıyat, olayı şöyle anlatmıştı:
“James Jeffrey, ‘Siz Kuzey Deniz Saha Komutanı idiniz, Karadeniz ve Boğazlar’dan sorumluydunuz, Türk ve ABD Donanmaları, Karadeniz’de çok iyi şeyler yapabilir’ dedi.
‘Tabii ki ama, Montrö Sözleşmesi prensipleri dahilinde’ dedim.
‘Türkiye ve ABD istedikten sonra kimse bir şey yapamaz’ dedi.
‘Hayır büyükelçi, bu sözleşme Türkiye için hayati önemi haizdir ve hiçbir nedenle dışına çıkmayız’ dedim.”
Kanal yapıp geçişlerin oradan yapılmasını zorlarsanız Montrö masaya yatırılacaktır. Montrö’yü gündeme getirecek her şeyden uzak olmalıyız.”
***
Yine Montrö ile ilgili olarak ABD’nin tutumunu gösteren başka bir bilgiyi de hem Mehmet Ali Güller hem Yunus Soyer paylaştı:
ABD’nin Ankara Büyükelçiliği, 24 Temmuz 2020 tarihinde Twitter’da bir mesaj yayınlamıştı. Mesaj aynen şöyleydi:
“Çok sayıda ortak & dost ülke, Karadeniz’deki #ExerciseSeaBreeze adlı tatbikatta birlikte yer aldı. Tüm bu milletlerin, Karadeniz’in dünyanın tüm milletlerine açık ve serbest olması umuduyla 20.’si gerçekleştirilen tatbikatta bir araya geldiğini görmek son derece etkileyici.”
***
Bu iki veri, Montrö’yü tartışmaya açmak isteyenin, Karadeniz’e savaş gemilerini serbestçe çıkarmayı hedefleyen ABD olduğunu net bir şekilde gösteriyor. Kanal İstanbul da aynı hedefe dönük bir proje!

Alıntı

Tem 19

PİŞKİNLİĞİN BÖYLESİ… “BU İŞTEN DE YÜZÜMÜZÜN AKIYLA ÇIKTIK”

“BU İŞTEN DE YÜZÜMÜZÜN AKIYLA ÇIKTIK”

“Bir ağa, çoban tutmuş koyunlarını gütmesi için…

100 tane koyunu vermiş çobana. İşte, günler geçmiş, aylar geçmiş, arkasından çoban elinde bir koyun derisiyle gelmiş.

Ağa merakla sormuş, ‘Ne oldu bizim koyunlara?’ 

Çoban demiş ki, ‘Yağmur yağdı, gök çatladı, 82’sinin ödü patladı. Önden gitti baş toklu, arkasından 10 toklu. 10’unu kasaba verdim, 1’ini yedim, bu da derisi.’ 

Ağa bakmış ki koyunların hepsi gitmiş, sinirlenmiş, elindeki yoğurdu suratına çarpmış çobanın.

Çoban da ‘Bu işten de yüzümüzün akıyla çıktık.’ demiş…”

Eski yazılar «