Tem 19

EN BÜYÜK BÖLÜCÜLÜK

EN BÜYÜK BÖLÜCÜLÜK

 

24 Haziran seçimleri dolaysıyla siyasetçiler, köşe yazarları, TV’deki tartışmacılardan bazıları kasıtlı bazıları da sorumsuzca şu sözleri etmişler ya da şu başlıkları atmışlardı: “24 Haziran 2018 Kürt oyları ne olacak sorunsalı”, “Kürt oyları HDP ısrarını sürdürüyor”, “AKP’nin Kürt oyları 2015’te aldığı oy oranının altına düşer”, “Kürt oyları seçimin kaderini belirleyecek”, “Kürt oyları hayati derecede önemli” vb…

İhanetin kavramsallaştırılması!

Türkiye’de Kürt, Arap, Alevi, Sünni oyları yok Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının oyları vardır. Yine çokça ve bilinçli olarak Türkiye’nin Güneydoğu Bölgesindeki kentler için “Kürt kentleri”, kullanılan oylar için “Kürt oyları”, “Kürt seçmen”, “Kürt vatandaş”, coğrafya için “Kürdistan” kelimeleri kullanılmaktadır. Bu çok yanlıştır ve ihanetin kavramsallaştırılması anlamına gelir.

Bir zamanlar “dağdaki çobanın oyu ile profesörün oyu aynı mı olacak?” türünden antidemokratik çıkışlar yapanlar da olmuştu. Bölücülüğün bin bir yöntemi vardır bu yöntem de onlardan birisidir.

Demokrasiler, fırsat, irade, adalet ve imkânlar karşısında insanları eşit kılar. Ağayı paşayı, etnisiteyi mezhebi, kadını erkeği, beyi efendiyi, patronu işçiyi sandık eşitler. Demokrasinin farklılığı da erdemi de burada saklıdır.

24 Haziran’da Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları oy kullanacaktır. Bu oyları sınıf esasına göre tasnif edip emekçi/işçi oyları, işveren/burjuva oyları; etnik kimlik üzerinden ayrıştırıp “Kürt oyları”/ Türk oyları”, mezhep esasına göre kategorize edip Alevi oyları-Sünni oyları, cinsiyet esasına göre sınıflandırıp kadın/erkek oyları olarak nitelemek en büyük bölücülüktür.

Genellemecilik, indirgemecilik, toptancılık yapıp parça üzerinden bütünü tanımlamaya kalkmak bölücülüğün de ötesinde ahmaklıktır.

 

Alıntı: Özcan YENİÇERİ

Tem 18

“Fırlama hürriyeti”

“Fırlama hürriyeti”

 

Şunu unutma: ‘Fırlama hürriyeti’ İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde de yer almış en temel hürriyetlerden biridir… Ona daima sahip çıkmalı ve daha yükseklere fırlamak suretiyle geliştirmelisin…

Oturduğun koltuğu bir füze rampası gibi değerlendirmen, sadece ayakların ve popo kaslarınla bu kadar yükseğe fırlayabilmen, tesis yeterli olsa arşa bile çıkacak azme sahip olduğunu göstermen harika bir şey… Üstelik fırlarken alkışlıyor olman ve aynı anda iki işi birden yapabildiğini göstermen her türlü takdirin üzerinde.

Bir şeyi o anda öğreniyorsun, şaşkınlığını ışık hızıyla atıyorsun ve derhal yeni ortama uyum sağlıyorsun… Sen bunu için bulundun zaten, kolay değil, iradeyi temsil ediyorsun…

Az bir özellik değil bu… Canlılar âleminde zıplama konusunda rakiplerin kimler diye küçük bir araştırma yaptım… Onları geçmek için tanımak lâzım…

Yabanî Himalaya koyunu var mesela… Fakat o, yükseğe zıplama konusunda değil, iki uçurum arasında atlama konusunda uzman…

Tavşanlar ve kangurular da öyle… Atlamaları için önce belli bir hıza ulaşmaları gerekiyor… Bu biraz zahmetli tabii…

Burada örnek canlı antilop… Kendi yüksekliğinin 10 katına kadar zıplayabiliyor… Haaa, “Beni antilop kesmez, daha çok zıplayabilmeliyim” diyorsan sana çekirgeyi tavsiye edebilirim… O, beden uzunluğunun 20 katına çıkabiliyor…

“O da yetmez, daha yok mu?” diye sorarsan, uzunluğunun 45 katına kadar sıçrayabilen keseli fare, 100 katına kadar sıçrayabilen örümcek, 150 katına kadar sıçrayabilen ağaç kurbağası var…

Rekor ise pirede… Beden uzunluğunun 220 katına “Bana mısın?” demiyor…

 

Alıntı 

Tem 17

“HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR FENDİR”

“HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR FENDİR”

 

İslam dünyasının bilimle buluşması Abbasi Halifesi Memun döneminde başlar.

Halife Memun 830 yılında Beyt El Hikme (Hikmet Evi)  adıyla önemli bir merkez kurar ve burada bilim adamlarını toplar. Bununla da kalmaz, eski Grek ve Mısır bilim adamlarının bütün eserlerini Arapçaya çevirtir. Öyle ki kitap çevirip getirene kese kese altın verdiği söylenir.

İşte bu çevirilerle birlikte bilim, İslam toplumlarında parıldamaya başlar.

Felsefenin öncüsü Farabî, Tıp ve Fizikte İbn-i Sina, Aritmetikte El Cabir, Ömer Hayyam, Optikte bir deha El Heysem, Endülüs’te büyük bir filozof İbn Rüşt, Astronomide Birunî, Ali Kuşçu, Uluğ Bey ve daha niceleri  yetişir..

Halife Memun’un kurduğu hikmet evi ve sonrasında gelişen gök bilimi (astronomi) ile zirve yapan İslam Dünyası, 1578’de İstanbul’da dönemin son büyük astronomu Takiyüddin’in yaptırdığı gözlem evini Şeyhülislam Kadızade Ahmet Şemsettin Efendi fetvasıyla yerle bir etti.

O tarihten sonra bilim aramızdan ayrıldı. Biz, bilim üreten medreselerden, zihinleri bağlayıp, ablukaya alan medrese dönemine geçtik. Ve hatamızı fark ettiğimizde tarih (1699), Karlofça anlaşmasını önümüze koymuştu..

Kendimizi yenilmez sanıyorduk ama yenilmiştik.

Sadece yenilsek iyi, bir de ilk defa toprak kayıp etmiştik..

Sonrasında da Osmanlı İmparatorluğunu kaybettik

Şimdi ise Türkiye’mizi korumak için çırpınıyoruz

“HAYATTA EN HAKİKİ MÜRŞİT İLİMDİR, FENDİR” Mustafa Kemal ATATÜRK

 

Alıntı

Tem 16

Anadolu’nun tarihi gerçekleri… 1

Anadolu’nun tarihi gerçekleri… 1

Vergi kaçakçılığı, rüşvet ve faizin kökeni, Anadolu’da 4.000 yıl öncesinden beri var!
Hitit uygarlığının tanıtılmasına yaptığı katkılar nedeniyle Çorum ve Hattuşaş(Boğazkale) Belediyelerince fahri hemşerilikle ödüllendirilen Sayın Mahfi Eğilmez’in ilginç yazısı da gösteriyor ki; Anadolu’da 4.000 yıl öncesinden beri vergi kaçakçılığı, rüşvet ve faiz hakkında bilgi sahibi olabilmek mümkün..

Asur Ticaret Kolonileri Dönemi’nde, yani yaklaşık 4.000 yıl önce, Anadolu halklarıyla yoğun ticari ilişkiler kuran Asurlular da vergi kaçırıyor, rüşvet veriyor ve tefecilik yapıyorlardı.
Yakalandıklarında ise, tüm mallarına el konulması ve hapse girmek gibi sonuçları olsa da, bu riskleri göze alıyor ve çıkarlarına uygun hareket ediyorlardı.
Asurluların ticaret yaptığı Pazar kentlerinin büyüklerine Asur dilinde liman anlamına gelen Karum, küçüklerine ise yine Asur dilinde konak anlamına gelen Wabartum deniyordu.
Asur ticaret kolonisinin temel işlevi Asur Krallığı’nın ihtiyacı olan bakırı Anadolu’dan Asur’a aktarmaktı.
Asurlular mallarını eşek kervanlarıyla taşıyorlardı. Kervanların Asur’dan yola çıkıp Neşa’ya varıncaya kadar yaklaşık 1.000 km. yol alması gerekiyordu.
Eşeklerden oluşan bir ticaret kervanının bu yola gidip, dönmesi 3 ay alıyor, malların satılması ve yeni mal alımı için gerekli süre eklendiğinde zaman daha da artıyordu.

Tem 15

En hain manifesto

En hain manifesto

 

“Akıllı düşman, aptal dosttan yeğdir sözünü, içerdiği tehlikeli genellemeye rağmen ciddiye alırım. Özellikle de bu sözün çağrıştırdığı en acıklı benzetmelerden birini öpüp başıma koyarım: Akıllı hain, aptal milliyetçiden yeğdir!

Diyeceksiniz ki o kadar da değil; hadi akıllı düşmanı aptal dosta tercih edelim ama hain kişi hiçbir zaman aptal milliyetçiden yeğ olamaz!

İzninizle hemen kanıtlayayım ki olur: Bir milliyetçi ancak aptalın aptalı ise hainliği ayağa düşürür! Hainlik ayağa düşünce de basitleşir, basitleştikçe de meşrulaşır, en azından doğallaşır. Hainliğin doğal bir davranış haline gelmesi ise en çok aptal olmayan milliyetçinin yüreğini yakmalıdır.

Onun içindir ki aptal milliyetçilerin en aptalı, ağzından tükürük savurur gibi sorumsuzca ve iğrenç şekilde ‘hain’ damgası üretir ve olur olmaz zamanda önüne geleni ihanetle ve iş birlikçilikle suçlar!

Böyle bir milliyetçi, eğer maskeli bir hakiki hain, su katılmamış bir dahili veya harici casus değilse, o zaman, başka bir ihtimal yok; milliyetçilerin en geri zekâlısıdır!

Bu öylesine korkunç bir aptallıktır ki, toplumda sahiden bolca hain bulunsa bile, akıllı bir milliyetçi bunu yaymaya çalışarak insanların böyle bir zanna kapılmasını kolaylaştırmaz.

Bir milliyetçide kuş kadar beyin varsa, kendi camiasında bolca hain bulunduğu izlenimi vermekten sadece utanmakla kalmaz, bunun hesabını da kendi kendisinden sorar: Ben hem buranın sadakat timsaliyim, hem de camiaya sayısız hainin doluştuğunu söylüyorum, ahmak mıyım, neyim yahu? Bana sormazlar mı, ‘Madem onca hain var, sen ne güne duruyordun da camiaya sızdılar?’ diye…

Üstelik bir tekinin bile ihanetini belgeleyebilmiş değilim… Hasılı zerre kadar zekavet ve haysiyet sahibi olan her milliyetçi, kendi camiasındaki hainlik iddiaları karşısında önce kendi kendisini hesaba çeker! ‘Ben sadığım ama filancalar hain’ şeklinde zan ve söylem ancak milliyetçilerin en ahmaklarına yakışır.

Eğer camiada yoğun bir sızma varsa akıllı milliyetçi bunun bilincinde olur, mücadelesini geliştirir… Fakat onun hiç yapamayacağı şey bunu yaymaktır.

Ötede beride şunun bunun casus veya hain olduğunu söyleyerek kendi insanının kalbini bozan, fitneyi dallandıran milliyetçi kadar azılı millet düşmanı yoktur. Bir topluluk içinde yusyuvarlak ve kahpece ifadelerle, ‘Burada birtakım hainler var’ derseniz, herkesi zan altında bırakır, kendi has tarlanıza fitne tohumu ekersiniz. Ayrıca bu yol, içeriden başkalarının da size hain damgası vurmasını meşrulaştırır!

Önüne geleni hain ilan edebilen geri zekâlı milliyetçi, aslında ‘Benim camiam bir alçak sürüsüdür’ demiş olur. Ne hazindir ki, günümüzün birçok milliyetçisi, hakiki vatan hainlerine sadece ‘Kahrol düşman, ay ne kadar da zalimsin’ demekle yetinmekte, buna karşılık çeşitli kademelerde başkanlık ve hatta milletvekilliği yapmış ülküdaşlarına sözlü ve fiili saldırıda bulunabilmektedir.

Tarih boyunca kaydedilmiş ve kaydedilebilecek en aptal ve en alçak milliyetçi, ‘Ben milliyetçiyim’ diyen herhangi bir kişiyi somut mesnet olmadan hain ve iş birlikçi diye itham edendir.

Aklın ve namusun emri şudur: Eğer milliyetçiler içinde hakiki bir hain aranacaksa, o da kendi insanına hain diyebilmekten sırtlanca bir zevk duyan kişidir. Hainin en aşağılık olanı, ha bire hain üretendir. Hainin en kuduzu, kendisini eleştirenleri hain ilan eden ve ettirendir. Hainin en katıksızı, suçladığı kişiler arasında gerçekten hainler bulunsa bile, bunu uluorta dillendirerek kendi camiasını kahpe sürüsü gibi gösterendir.

 

 Alıntı:  Ömer Lütfi Mete

Tem 14

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* Bal demekle ağız tatlanmaz. Türk Atasözü

*  Biz düşmanlarımızdan bile, öğrenebiliriz. Ovidius

* Milli eğitimde süratle yüksek bir seviyeye çıkacak olan bir milletin, hayat mücadelesinde maddi ve manevi bütün kudretlerinin artacağı muhakkaktır.” Atatürk

* “Eski Türkiye’nin son günü”   The Economist Dünyaca ünlü derginin 24 Haziran yorumu:  

* Az sözle çok şey anlatmak, zeki adamların özelliğidir. Boş insanlar da tam tersine, çok konuşup hiçbir şey söylemezler. La Rochefoucauld

* Sevmek, insanın kendi kendini aşmasıdır. Oscar Wilde.

* Kedi evine dönünce, fare deliğine kaçar. Prosper Merimee

* “Yenilmek bir ‘son’, yenmek de ‘mutlak zafer’ anlamına gelseydi, bugün gönlümüzde yaşattığımız Hz. Hüseyin değil, Yezid olurdu…”

* “Allah’a imandan sonra en faziletli amel, insanları sevmektir.” Hz.Muhammed  

* “Suriye’den alınan patates Esad rejiminden mi, PKK’dan mı yoksa IŞID Nusra bölgesinden mi temin edildi acaba?” Ümit Özdağ İYİ Parti İstanbul Milletvekili

 

Tem 13

İYİ OLMAK…

İYİ OLMAK…

 

Biz iyi olmayı unutalı çok olmuştu. İyi olmayı, iyilik yapmayı, iyi söylemeyi, iyi konuşmayı, iyi davranmayı, iyi düşünmeyi, olaylara ve insanlara iyilikle yaklaşmayı unutmuş gitmiştik.

Unutturmuşlardı bize!

Kandil ışığında, kör karanlıklarda “iyi”yi aramamız ondan!

Biz bugüne kadar hep “iyi” denen o kavramı aradık aslında.

Ne kendimize karşı, ne birbirimize karşı iyi olamadık bugüne kadar.

Oysa iyi olmak bu kadar zor muydu?

Hoş görmek, anlayış göstermek, dinlemek, anlamak iyi olmanın şiarındandı.

“İyilik yap at denize, balık bilmezse Halik bilir” sözü sadece dillerde lazım olduğunda söylenen bir cümleye dönüşmüştü.

İyi olmak nedir?

İyilik yapmak nedir?

Kötünün karşısında iyinin yeri yurdu neresidir diye sorgulamadık bile.

Klikler, taraflar, bizden sizden diye taraf tutmalar, işin ehli kavramına riayet etmemeler, liyakat nedir, neye derler kavramını lügatlerden silenler sildirenler, bunca zamandır iyi oldular, sözüm ona sözde iyi ve iyilerden sayıldılar.

Ne zamana kadar mı?

Ahlat’a kadar !

Ahlat, Selçuklu döneminin Kubbet-ül İslam’ı. Ahlat, Kayı Boyu’nun Anadolu’da ilk yurt tuttuğu yer.

Umudun başlangıcı, gerçekleşecek hayallerin ilk adımı, hayalden hakikate geçişin nirengi noktası.

İyi demek ne demek diye art niyetli soranlara, kendince bu kavramı kısaltıp eline ayağına dolandıranlara, dudak bükenlere, burun kıvıranlara, verilecek esaslı bir cevaptı Ahlat!

Bu “iyi”, bize iyi geldi.

Anladık ki, gördük ki, tüm iyi yürekliler bir araya gelmişler.

Gönüllerini açmışlar iyi niyetleriyle.

İyi ki, iyilere rastlamış, iyi ki iyilere katılmış, iyi ki, iyilerden olmuşuz.

Espri yapıyorum diye, yarı şaka-yarı ciddi “yaşasın kötülük” diyenlerin, iyi kavramına ne kadar sığ, ne kadar yüzeyden baktığını ve yaklaştığını gördünüz değil mi?

İyi demek, kendini iyi hissetmek demek!

Uzunca bir süredir, hasret kaldığı hasret gittiği coşkuyu, heyecanı tekrar yaşamak demek. İyi olacak hastanın ayağına, hekimlerin en hası geldi demek.

İyi olacaksın Türkiye demek!  

Soruyorlar, “İyi” demek Kayı mı demek?

Elhak öyledir!

Cümlemizi de, bu dilek ve temenni söyletir.

Çünkü, öyle algıladık, öyle kabul ettik. Anadolu’nun, Türkiye’nin, Türk Milletini meydana getiren cümle insanımızın bir olmasını, birlik olmasını, birlikte olmasını, beraber olmasını canı yürekten istedik.

Hafızayı beşer nisyan ile maluldür demiş ya atalar. Bizim hafızalar bizi bize unutturma konusunda, beynimizin içinde cirit atıyor da, haberimiz yok.

Kayı’yı bilmediğimiz için Osmanlıyı kavrayamayız! Kınık’tan haberimiz olmadığı için Selçuklu’yu anlayamayız !

Dodurga’yı, Bayındır’ı, Avşar’ı, İğdir’i hayal meyal hatırlarken arada bağ kuramayız!

Beydili nedir, Alkaevli, Karaevli, Yazır nerededir bilen, duyan, alakadar olan kaldı mı?

Bunca yıldır, ne Bozok hatırımıza geldi, ne Üçok.

Ne zamana kadar mı?

Ahlat’a kadar!

Gönüller yorgundu, incinmişti, inzivaya çekilir gibi çekilmişti bir köşeye.

Kimini kenara almışlardı.

Kiminin adını kaydını silmişlerdi gönüllerini verdikleri gönül defterlerinden.

Kimini küstürmüşlerdi, küssün diye de, her şey yapılmıştı.

Velhasıl, yatağına kırgın nehirlere dönmüştü cümlemiz.

Ne zamana kadar mı?

Ahlat’a kadar…

Ey Ahlat!

Bana tarihimi anlat!

Bana beni, kendimi anlat!

Bana Kayı’yı, bana Süleyman Şah’ı,  bana Ertuğrul’u anlat.

Anlattı Ahlat!

Ağlattı Ahlat!

Gönülleri ucu ucuna bağladı, el ele gönül gönüle verdirip, iyi’yi gördük, iyi olduk, daha da iyi olacağız dedirtti  Ahlat!

Ahlat’tan Edirne’ye, Edirne’den Ahlat’a kadar cümle Anadolu coğrafyası, il il, ilçe ilçe, kasaba kasaba, köy köy, mahalle mahalle kalktı ayağa.

Gelin iyi olalım diyen sese… Türkiye iyi olacak diyen sese… İyiliklerde, güzelliklerde buluşalım diyen sese kulak verin.

Yeter ki, sen iyi ol Türkiyem!

 

 

 

Alıntı: Konyalı Erol Sunat’ın yazısı

 

Tem 12

ESİRİN OLDUM DİYE BU KADAR ZULÜM NİYE?

ESİRİN OLDUM DİYE BU KADAR ZULÜM NİYE?

 

Aşkın esaretinde sınır yok, yoktur eşik

Anladım ki kaderim kaderinle bitişik

Bedenim diri gibi ruhumsa delik deşik

Esirin oldum diye bu kadar zulüm niye?

 

Yüreğimin burcuna işledim aşktır adın

Beni aşk ateşinde kül etmek mi maksadın?

Gülmek, güldürmek varken bu işkence ne kadın?

Esirin oldum diye bu kadar zulüm niye?

 

Takıldı yüreğime aşk adlı ulvi zincir

Sensizlikten kan ağlar can özüm, ruhum incir

Rüyada olsun bir kez gel de beni sevindir

Esirin oldum diye bu kadar zulüm niye?

 

Yerlere serilmişim çiğnenen çul gibiyim

Kökünden sökülmüşüm kuruyan gül gibiyim

Bu aşkın ateşiyle yanmışım kül gibiyim

Esirin oldum diye bu kadar zulüm niye?

 

Olmadı şikâyetim canandan bir an bile

Tiryakinim ey güzel vazgeçmiyor can bile

Bu kadar eziyeti yapmaz derler han bile

Esirin oldum diye bu kadar zulüm niye?

 

Kenan ŞAHBAZ

Tem 11

Bu acıya kim dindirecek?

Bu acıya kim dindirecek?

 

Ah Eylül! Ah Leyla!

Kayıp çocukları duyar okurduk. Sayıları hakkında bir fikriniz var mı? Yeni öğrendim. Rakamlar korkunç:

TÜİK adlî istatistiklere göre;

2008 yılında 4 bin 517,

2009 yılında 5 bin 81,

2010 yılında ise 8 bin 81,

2011 yılında 10 bin 67,

2012 yılında 12 bin 474,

2013 yılında 16 bin 218,

2014 yılında 18 bin 696,

2015 yılında 17 bin 706,

2016 yılında ise 11 bin 691.

Nerede bu çocuklar?

Kaçı hayatta?

Nasıl bulunacaklar?

Ailelerin çabası boşuna…

Televizyon programları da yetmez.

Devlet iz sürmelidir.

Kötülüğün bir başka türü: Doğu Anadolu’da bir şehrimizin hastanesinin başhekimi hanım:

“(Bu şehirde üniversitede) Yaşları 18-22 arasında değişen ve maddî durumu iyi olmayan öğrencileri baskı, tehdit ve parayla kandırarak fuhşa zorladıklarını duyunca içim acıdı.” diyor.

Bu acıya kim dindirecek?

Tem 10

ÇEKMELER ÜSTÜNE

ÇEKMELER ÜSTÜNE

Tarikat mensupları arada rastlaşır ya! Her biri övünür durur. Mevlevi anlatır; “Biz bir oturuşta bin kelimei tevhid çekeriz”. Nakşi ise “Biz bir oturuşta bin Lafza-i Celal çekeriz”. Kadiri aşağı kalmaz “Biz bir oturuşta, on bin Yâ Hayy ya kayyum çekeriz”. Bektaşi bir sağa bir sola bakar. Sonra lafa dalar:

“Biz ayakta iken bir şişe çekeriz de, oturunca haddini hesabını ancak Tanrı bilir.”

Eski yazılar «