Eki 16

HÜKMÜN GEÇMEZ (1)

HÜKMÜN GEÇMEZ (1)

 

Bir baba olamazsan;

Evlada hükmün geçmez

 

Bir koca olamazsan;

Avrada hükmün geçmez

 

Bir amir olamazsan;

Zevata hükmün geçmez

 

Bir hâkim olamazsan;

Cellâda hükmün geçmez

 

Bir jokey olamazsan;

Bir ata hükmün geçmez

 

Bir mümin olamazsan;

Sırata hükmün geçmez

 

Bir kral olamazsan;

Bir tahtta hükmün geçmez

 

Bir Şahbaz(*) olamazsan;

Cihada hükmün geçmez

 

(*) Yiğit

Kenan ŞAHBAZ

Eki 15

Bin Türk bir makam etmedi

Bin Türk bir makam etmedi

Türkiye için sadece günün değil bin günün sorusu bu aslında;
Hollanda Savunma Bakanı Jeanine Hennis;
– Ordularını stratejik bir çukura sürmenin birinci derecede mesulü olduğu için değil,
– “Açılım”, “çözüm” diye askerlerinin katillerini kendi elleriyle palazlandırdıkları için, dağdaki canileri şehir merkezlerine indirdikleri, şehirlerin örgüt cephaneliğine döndürülmesini izlemekle yetindiği için değil,
– Kumpasla, iftirayla, tezgahla, tuzakla, her nevi itibarsızlaştırma kampanyasıyla ve yeryüzünde emsali görülmeyecek bir şekilde “askeri sivilleştirme, silahsızlandırma, üniformasızlaştırma, kışlasızlaştırma” politikasıyla bir zamanlar milletin en güven duyduğu kurumu yüzüne bakılmaz, sahip çıkılmaz hale getirdiği için değil,
Mali’de, Birleşmiş Milletler adına görev yapan askerlerinden ikisi “kaza sonucu” öldüğü için “siyasi sorumluluk benimdir” dedi ve istifa etti.
***
Bu haberin yayılmasından saatler sonra Türkiye de Hakkari’den 4 şehit haberi aldı; ondan önce Diyarbakır, ondan önce Şırnak, ondan önce Ağrı’dan da gelmişti benzer haberler arka arkaya…
İstifa mı?
O, Gökçek’inkinden bile daha ütopik bir hayal olur da, güçlü bir acı paylaşımı da, yasa iştirak de, üzüntü emaresi de göremiyoruz “siyasi sorumluluk” taşıyanlar da… Farkında mısınız; yokmuş gibi davranıyorlar… Sanki o çocuklar bir varmış, bir yokmuş…
Lafa gelince “1 Türk dünyaya bedel” demek iyi de, hep birlikte yaşadık, gördük işte; binlerce Türk bir makam etmedi 40 senede!

Alıntı: Selcan TAŞÇI HAMŞİOĞLU

Eki 14

Ağa’nın iti

Ağa’nın iti

Merhum Hasan Pulur‘un “Olaylar ve İnsanlar” adını verdiği köşesinde kaleme aldığı ilk fıkra:

Ağanın bir köpeği var. Müthiş bir hayvan. Korkusuz ve heybetli. Sadık mı sadık. Ağanın ne istediğini bakışlarından anlıyor. Bir gün hastalanır. Hiç bir şey yemez hale gelir. Veterinere götürürler çeşitli ilaçlar yazılır. Yine de çare olmaz. Uyanığın biri ağaya “Filan köyde nefesi kuvvetli bir hoca var. Ona baktır. Bu hayvan nazara gelmiş der”. Bizimki köpeğini arabaya atıp nefesi kuvvetliye götürür. Köpek okunup üflenir sonra da muska yazılıp boynuna takılır. İşini bilen hoca bahşişini aldığı gibi bir de kuzu ister. Onu da yollarlar. Gel zaman git zaman hayvan iyileşir. Birden Ağanın aklına muska gelir. Köpeğin boynundan çıkarır ve açar. Aynen şu satırlar yazmaktadır:

Muska yazdım ağanın itine. Kavuştum kuzu etine. İyileşirse şeyime, iyileşmezse bilmem neme”…

Unutmadan bir ilave yapalım. Bu süre içerisinde veterinerin yazdığı ilaçlara hiç ara verilmemiştir.

Eki 13

TÜRKİYE, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYEBİLENLERİNDİR!”

TÜRKİYE, “NE MUTLU TÜRK’ÜM DİYEBİLENLERİNDİR!”

 

Vâliliklerden T.C. ibâreli tabelâları kaldırdınız, “Tabelâda yer yok” dediniz…

Ziraat Bankası’ndaki T.C. ibâresini kaldırdınız, bizzat Bakan Babacan, “Kısa olsun ve müşterinin aklında kalsın” dedi…

Sağlık Bakanlığı logolarından da T.C. ibârelerini kaldırdınız, “Üst başlıkta var nasılsa, bölge tabelâlarında olmasa da olur” dediniz…

Erzurum’u Erzorom, Diyarbekir’i Amed yapmak gibi meşgaleleriniz vardı…

Hatta bayrağın değişmesini teklif eden köşe yazarlarınız vardı…

Sonra ne oldu?

Yıllarca sandıktan aldığınız millet irâdesini, adına hizmet dediğiniz, adına cemaat dediğiniz, alnı secdeli çocuklar dediğiniz, bir yapıyla paylaştınız. Devlet imkânlarını o yapının hizmetine hatta emrine amâde kıldınız… Belediyeleriniz ‘parsel parsel’ peşkeş çekti şehirleri aynı yapıya, üniversitelerine, kolejlerine, yurtlarına bedava arsalar verdiniz, bankalarının açılışlarını yaptınız, tüm dünyada açtıkları okulların desteklenmesi için emirnâmeler yazdınız…

Sonra ne oldu?

İşte o alnı secdeli çocuklar(!), “ne istediler de vermedik” dediğiniz o alnı secdeli çocuklar(!) 15 Temmuz Darbesine teşebbüs ettiler, milletin kanını döktüler…

Sonra ne oldu?

Sizler, meydan meydan kürsülerde Türk adından bahsetmeye başladınız…

Bu millet gitti, Türk milleti geldi. Türk milletinin ne kadar kahraman olduğunu anlattınız günlerce… Büyük Türk milleti dediniz, kahraman Türk milleti dediniz, aziz Türk milleti dediniz….

Türk ordusunun Mete Han’dan bu yana geldiğini söylediniz… Kara Kuvvetleri’nin 2.226. yılını kutladınız…

Nihal Atsız’dan şiirler bile okudunuz, hatırlıyor musunuz?

Sonra ne oldu?

Geçtiğimiz hafta üzerinde Göktürk alfabesiyle Türk yazan peçlerin asker ve polislerin üniformalarında kullanılmasını yasakladınız…

Neden?

“Onların yeri Kandil” dediğiniz bir HDP milletvekilinin isteğiyle…

Yani bir Türk düşmanının isteğiyle…

Yani PKK’lı bir milletvekilinin isteğiyle…

Oysa, 15 Temmuz’da Gölbaşı’nda şehit edilen Özel Harekâtçı vatan evlatlarının üniformalarında da Göktürk alfabesiyle Türk yazan peçlerden vardı muhtemelen…

Oysa, PKK’lı katillerle savaşan o kahraman polislerimiz, kahraman askerlerimiz omuzlarına o Göktürk alfabesiyle Türk yazısını gururla takıyorlardı…

Oysa PKK’lı katillerin şehit ettiği vatan evlatlarının şehit naaşlarının omuzlarında o Göktürk alfabesiyle Türk yazan peçler vardı…

“Tabelâlardan kaldırmakla Türk ismini silemezsiniz” diye yazmıştık vaktiyle…

Omuzlarından Göktürk alfabesiyle Türk yazısı bulunan peçleri kaldırmakla da o kahramanların kalplerindeki Göktürk tarihini ve soyunu kaldıramazsınız…

Ve Türklük bizim için yalnızca gazâ zamanlarının ihtiyacı değil, fıtrî bir hakikat, yaratılışın kaderi ve gururudur. Adına Türkiye dediğimiz bu vatan ancak ve ancak Türklerindir, Türk vatandaşlarınındır…

 

Alıntı

Eki 12

“CAMİYİ YIK, ADALETİ YIKMA!”

“CAMİYİ YIK, ADALETİ YIKMA!”

 

Hz. Ömer zamanında, Suriye’deki Şam valisi, kente büyük bir cami yapmak ister.

Maksat Şam’daki Müslümanların merkezî bir ibadethaneye kavuşmasıdır.

Projeye öyle büyük bir şevkle girişmişlerdir ki bir husus resmen unutulur: Üzerinde cami inşâ ettikleri arsanın bir sahibinin olabileceği ve arsa sahibinden ne arsasının satın alındığı, ne de böyle bir inşaat için izin istendiği…

Arsanın mülkiyeti bir Yahudî’ye aittir ancak bir süredir Şam dışında olduğundan olanlardan habersizdir…

İnşaat bitmek üzereyken çıkagelir ve camiyi görünce hayretler içinde kalır.

Yahudi, itiraz etmek için, valinin kapısına dayanır ve toprağının gasp edildiğini, inşaatın durdurulmasını ister.

Ancak Şam valisi, Yahudî’nin şikâyetlerine hak vermekle birlikte bu denli emek, masraf harcanmış olan bir inşaatın durdurulamayacağını söyleyerek bu talebi reddeder ve Yahudî’ye, arsayı değerinin çok üzerinde ücret ödeyerek satın almaya hazır olduklarını bildirir…

Ancak Yahudî arsası üzerinde cami istememektedir.

Valiye göre camiden feragat etmek olacak iş değildir.

Sürekli fiyat yükseltmelerin de işe yaramadığını gören vali, işi zora bindirmeye başlar ve artık tekliflerini tehditvarî bir üslûba döndürür.

Hakkını geri alamayacağını düşünen Yahudî, Şam valisine, “Sizi halife Ömer’e şikâyet edeceğim; hakkımı almak için tâ Medine’ye gideceğim” der ve yollara düşer…

**

Mekke’de Yahudî’yi sükûnetle dinleyen Hz. Ömer, hiçbir şey söylemez ve müsteşarına, “bana ölmüş bir hayvanın kemiğini bulup getirin de iyice kazıyayım” diye emreder…

Halife Ömer, kemiğe bir şeyler yazar ve Yahudî’ye verir: “Bu benim Şam valisine mektubumdur. O’na götür!”…

Vali Şam’da merak içinde sorar: “Söyle bakalım, Ömer sana ne dedi?”…

Yahudi, “bana tek kelime etmedi. Sadece şunu gönderdi” diyerek kemiği uzatır.

Yazıyı okuyan vali kıpkırmızı olmuştur: “Valiii, Valiii! Camiyi yık ama adâleti yıkma!”

Eki 11

“Adalet iki cihanın da özüdür”

“Adalet iki cihanın da özüdür”

Aydın Üniversitesi’ndeki Altay sempozyumunun açılış törenlerine katıldım. Altay Toplumları Sempozyumu fikrini, Hacettepe Üniversitesi’nde Türk hükümetinin bursuyla okuyan, Türkolog ve kendi kurduğu uluslararası araştırmalar üniversitesinin rektörü Güney Koreli Prof. Dr. Han-Woo Choi, yıllar önce ortaya atmış. Kurduğu üniversitenin amacı da bu! Projeyi, Aydın Üniversitesi organize ediyor ama İstanbul Esnaf Sanatkârlar Odası ve birkaç belediye destekliyor. İlâhi adalete bakın; Türkiye’nin burs verdiği Güney Koreli bir genç, üniversite kurup rektör olduğunda, bütün Altay toplumlarına gerçekte kim olduklarını hatırlatıyor.

Adalet, Türklerin, Japonların, Korelilerin de içinde olduğu Altay toplumlarının kurduğu bütün medeniyetlerin temelidir.

***

Bir önceki sempozyuma “Altay Türklerinde Halk Hikmeti” başlıklı bir bildiriyle katılan Prof. Dr. Sema Önal, Çek bilgini Hrozny‘den bir alıntı yapıyor: 

“İnsanlık Kültürü, Tibet, Altay, Hazar üçgeninden çıkarak dünyaya dağılmıştır. Altaylardan kopan Sümerliler de Çin’i, Etileri, Girit’i, Mısır ve Hind’i aydınlatan medeniyet farını Mezopotamya’da yakmıştır. Sümerli dili de Türkçedir, onunla akrabadır.”

Sema Önal, daha sonra şöyle diyor:

“… Sümerlilere göre, gökleri idare eden kanunlar hem toplumda hem de insanın ruhu ve bedeninde yansır. Her yerde kozmik adalet hüküm sürmektedir. Bu adalet, evrendeki bütün parçaları uyum içinde bir arada tutar. Toplumdaki adalet de toplumu bir arada tutan şeydir. Bedendeki adalet, sağlık; ruhtaki adalet, erdemdir. Adalet her şeyin özüdür, hatta öteki dünyanın da özüdür.”

İslâm dini de böyle bir adalet öngörüyor. O halde İslâmı kullanarak iktidar olanlar, neden adaleti çiğniyor? Milleti millet yapan değerleri yıkmak için mi? Sonuç bu!

 

Alıntı: Arslan BULUT

Eki 10

İbni Haldun der ki!

İbni Haldun der ki!

* “Halkın, yöneticilerin zorbaca yönetimlerine katlanması, onlardaki cesaret, kuvvet ve izzeti bozar”

* “Bil ki, devlet olmazsa olmaz iki temel üzerinde kuruludur. Birincisi asker (ordu) olarak ifade edilen güç, kuvvet ve asabiyettir. İkincisi ise askeri ayakta tutan ve devletin ihtiyaçlarını gideren mal ve paradır. İşte devlette görülecek bozulma bu iki temelden başlar. Hükümdar, iktidarda kendisine ortak olanları yönetimden uzaklaştırıp iktidarı kendi tekeline alır. Sonra da onları alçaltarak yerlerine, kendisine bağlı bir asabiyet oluşturur. Ancak bu yeni asabiyet içine gömüldüğü lüks ve safahat sebebiyle yok olmanın eşiğine gelir, yiğitlik ve cesareti unutup başkaları tarafından korunan kimseler haline gelir. Bu yüzden ülkenin sınırlarının korunması da zorlaşır. Bu durum onlara karşı halkı cesaretlendirir ve uzak bölgelerde devlete isyanlar başlar. Sonuçta devlet ikiye veya üçe bölünür, yönetim kurucu asabiyete boyun eğdirenlerin eline geçer”

* “İnsanların elde ettiği kazanç, çalışma ve emeklerinin kıymetinden ibarettir. Fakat makam ve nüfuz sahibi olmak, servet elde etmekte etkilidir. Çünkü insanlar, kendilerine gelebilecek zararları uzaklaştırmak ve menfaat elde etmek için malları ve çalışmaları ile makam sahiplerine yaklaşmak ister. Aslında bu çabalar ve feda ettikleri mallar, zararlardan korunmak ve yeni menfaatler elde etmek amaçlarının bedelidir. Dolayısıyla bu bedeller, makam sahibinin kazancı haline dönüşür ve kısa sürede varlıklı biri haline gelir.”

* “Bir şehir veya bölgedeki umranda yer alan derecelerin her birinin, kendisinden sonra gelen dereceye göre bir yaptırım gücü vardır. Aşağıdaki derecelerin her biri, kendisinin üzerindeki derecenin makam ve nüfuzundan yararlanmak ister. Böylece üstteki derecenin sahibi, kendi altındakilerden yararlandıkları ölçüde kazanç elde eder. Makamın etkisi genişse, ondan sağlanan kazanç da aynı şekilde bol olur.”

* “Servet sahibi olsalar bile makam ve nüfuzdan yoksun olanlar, sadece çalışıp gayret ettikleri oranda kazanç elde eder. Böylece bütün bu hususlar, yani makam ve nüfuzun farklı derecelerde olduğu, zenginlik ve servet elde etmenin de makam ve nüfuza sahip olmakla bağlantılı olduğu sabit olunca, insanlara makam vermenin en büyük iyilik ve bağışlardan biri olduğu anlaşılır.
Ancak insanlara makam bağışlama durumunda olanlar, bunları sadece kendi elinin altında olanlara verir. Dolayısıyla, bu makamlar, üstün konumlarda bulunanların minneti olarak verilir. Onun için, bu makamlara talip olanlar, bunları verme durumunda olanlara boyun eğmek ve yalakalık yapmak zorundadır. Aksi takdirde bu makamlara sahip olamazlar.
İşte başkalarına boyun eğmenin ve yalakalık etmenin, zenginlik ve servet elde etmeyi sağlayacak bir makam sahibi olmanın yollarından biri olduğunu söylememizin sebebi budur. Zenginlik ve servet sahiplerinin çoğu bu karakterdedir. Onun için üstün ahlak ve kişilikle insanların çoğunun, her hangi bir makama sahip olmadıklarına, sadece kendi çalışmalarıyla kazanç elde ettiklerine, bu yüzden de fakirlik ve zorluk içine düştüklerine şahit oluyoruz.” 

Eki 09

Bu Ahtapotun gövdesi, kolları kırılmalıdır

Bu Ahtapotun gövdesi,  kolları kırılmalıdır

Cumhurbaşkanı Erdoğan, New York’ta bir şeyler yapmaya çalışırken bizdeki hatipler konuşmalarını sürdürüyor. Bir zamanlar fazla gündemde kalan BOP –Büyük Ortadoğu Projesi– sınırlarımıza kadar dayandı. Bunu hâlâ görmezden gelenler var. Daha doğrusu, işlerine geldiği gibi davrananlar mevcut. Tüm tartışma programlarının en iyi hatiplerinden Av. Uğur Poyraz‘ın dediği gibi “Türkiye kendi içinde birliği sağlayamazken” Hollywood yapımı bir korku filmi vizyona giriyor. “Şeytan çocuğun doğumuna tanık oluyoruz”. Kimi memeliler 61 günde yavrular. Bu ise bir asra yaklaşan hamileliğin ürünü. “Sevr’in tekrarı” ile karşı karşıyayız. Sonrası malum; “Ahtapotun kolları içimize kadar uzanacak.” Bu konuda tek örnek vermek gerekirse dün Selcan Taşçı kardeşimin yazdığı gibi Ak Parti Diyarbakır Milletvekili Galip Ensarioğlu‘nun konuşmasını verebilirim. TBMM çatısı altında bir Mesud Barzani fanı olduğunu açıkça gözlemledik. Onun söyledikleri bir HDP’linin ağzından çıksa, çoktan gözaltındaydı.

Alıntı: Burhan AYERİ

Eki 08

Cennet Türkiye’m

Cennet Türkiye’m!

 

Senin özelliğin gönüllerde yar

Bulaşmasın sana sinsi bir efkar

Altından da üstün güzelliğin var

Günün aydın olsun Cennet Türkiye’m!

 

Turan ateşini  ülküyle yak ta

Bil, üçyüzmilyon Türk her an ayakta

Hilalin yıldızın şanlı bayrakta

Günün aydın olsun Cennet Türkiye’m!

 

Bu dünyanın şeytanı bol bilesin

Bozmalısın hainlerin hilesin

Sen, sonsuza dek sen, her dem gülesin

Günün aydın olsun Cennet Türkiye’m!

 

Seni kıskananlar çatlasın bir bir

Senin ırkın, kanın, canın pan zehir

Asla hedefini eyleme tehir

Günün aydın olsun Cennet Türkiye’m!

 

Gögüslerde yürek olup atansın

Gönlümüzde aşksın, cansın, vatansın

Yiğitsin, gazisin, şehit yatansın

Günün aydın olsun Cennet Türkiye’m!

 

Dağların bir başka, ovan bir başka

Seni gören gözler tutulur aşka

Sana göz koyanı yok etsem keşke

Günün aydın olsun Cennet Türkiye’m!

 

Kenan ŞAHBAZ

Eki 07

Ülkemizdeki Yöntemler ve İnsanlar

Ülkemizdeki Yöntemler ve İnsanlar

Bu bir yöntemdir: En iyisini ben bilirim. Kimseye danışmaya, kimseye sormaya gerek yok. Ben “ol” derim, olur. Ben söylerim, anında yapılır.

Şu da bir yöntemdir: Yanılmak sadece benim hakkımdır. Ben istediğim konuda, istediğim zaman yanılırım. Ben gerekirse, Allah’tan ve milletimden af dilerim. Elbette milletim beni affeder.

Bir yöntem daha vardır: Hiç kimse israf yapamaz, hiç kimse lüks içinde yaşayamaz. Bunlar sadece benim hakkımdır. Hak olmaktan öte bu bir itibar mes’elesidir, pardon mes’elesidir. Ortada devletin itibarı vardır.

Bu kadar zaman içinde artık öğrenilmiş olması gereken yöntemlerden biri de şudur: Reis ne derse o. Biz emir kullarıyız. O emreder, biz yaparız. Çekil der, çekiliriz; eğil der, eğiliriz. Ve herkes bilsin ki biz Allah’tan başka kimseye kulluk etmeyiz.

Bir türlü öğrenilemeyen yöntemlerden biri de şu: Bizim bir davamız var. Bizim bir menzilimiz var. Bu, yüce Rabbimizin bize yüklediği bir misyondur. Her şey, bütün vizyonumuz, bütün yaptıklarımız bu misyona göredir. Bazen geri adım atsak da, değişen gömleklerden söz etsek de hedefimiz değişmez.

Bir yöntem daha: Bir insanın bir yıl önce, iki yıl önce hain bir terör örgütünün adamı olmasına bakmam ben, şu anda bana biat ediyor mu etmiyor mu ona bakarım. Bana biat ediyorsa tamamdır. Hem zaten, bugün böyle, yarın öyle, benim şiarımdır. Dün açılım, der, açılırım, bugün kapanırım. Dün birilerini göklere çıkarırım, bugün haşhaşi olduklarını, şeytandan beter olduklarını söylerim. Dava için her şeyi ben yapar, ben değiştirir, ben karar veririm.  

Yöntemlerden biraz da insanlara geçelim.

Şu bir insan tipidir: Bir davaya inanan, bütün hayatını davaya göre ayarlayan, davasına aykırı söz ve davranışlar karşısında isyan eden insan.

Şu da bir insan tipidir: Bir davaya inanan, fakat dava için ilkelerin, şereflerin, haysiyetlerin ezilmesine ses çıkarmayan insan.

Bir tip daha: Sadece çıkarına inanan, çıkarı için hiçbir şeyi yapmaktan çekinmeyen; yalansa yalan, dolansa dolan, onursuzluksa onursuzluk, ayaklar altında çiğnenmekse çiğnenmek, ne olursa olsun, yeter ki benim çıkarım zedelenmesin, diyen insan.

İnsan tipleri pek çok; paragraflara sığmaz.

Son bir tipten söz edelim: İyi niyetli, ılımlı, karşısında bulunanların daima iyi şeyler yaptığını, kötü ve yanlış işler yapanların da bunları iyi niyetle yaptıklarını, hatalarını anlayınca yanlıştan döneceklerini düşünen insan.

Son paragraftaki tipleri hayretler içinde izliyorum. Ne zaman ayılacak; yukarıda sayılan yöntemlerin ne zaman farkına varacaklar diye merakla bekliyorum. Eh, herkesin şaşırdığı bir şey var; ben de işte bunlara şaşıyorum.  

 

Alıntı: Ahmet B. ERCİLASUN

Eski yazılar «