May 24

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Kişinin susması, her zaman söyleneni onayladığı anlamına gelmez. Bazen canı, aptallarla tartışmak istemiyordur.” Albert Einstein

* “Bir kimsenin Tanrı dediği şey Tanrı değildir; Tanrı’dan söz etmeyen kimse Tanrı’dan söz eden kimseden daha doğrudur. “ Mester Eckhart

* “Bir yerde küçük insanların büyük gölgeleri oluşuyorsa orada güneş batıyor demektir. Eflatun

* “Türkleri yenemedik” Churchill.

* “Türkleri öldürebilirsiniz lakin onları yenemezsiniz” Napolyon.

* “Yanlış bilgi, felaketin kaynağıdır” Kazım Karabekir Paşa

* “Yargılanan kişi, adil yargılanmadığını düşünüyor ise, adil yargılanma hakkı ihlal edilmiş demektir.” AİHM

*”Adaletsizliğin en büyüğü, adil olmayıp adil gibi görünmektir” Platon

May 23

“TÜRKİYE’Yİ TÜRKSÜZLEŞTİRMENİN BASİT DENKLEMİ”

“TÜRKİYE’Yİ TÜRKSÜZLEŞTİRMENİN BASİT DENKLEMİ”

“Ruslar, Kırım limanlarını 1777 yılında işgal ettiklerinde Kırım halkı kitleler halinde Osmanlı ülkesine göç etmek zorunda kaldı. Ruslar bu tarihlerde nüfusu 500 bin olan Kırım’a 75 bin kişilik bir Rus göçmen kitlesi getirip yerleştirdi.

Kırım’daki kolonileştirme (Ruslaştırma) programı ağır gidince General Potemkin, dışarıdan da yabancı nüfus getirtmeye başladı. 1784-1787 tarihleri arasından Avrupa’dan gelen kolonistler, özellikle Alman köylüler, bu yerlere iskân edildi. Kırımlılara da Orenburg vilayetine (Bugünkü Rusya’nın Volga Bölgesine) göç etmeleri teklif edildi. Bu, Kırım’ı Türklerden temizlemek demekti.

Yıllar ilerledikçe Kırım’da yabancı unsurlar, Türklerin azınlığa düşmesine sebep oldu. Binlerce yıllık Türk yurdu olan Kırım, Stalin tarafından 18 Mayıs 1944 sürgünü sonucu, topyekûn Türksüzleştirildi… Kruşçev döneminden günümüze kadar çok az sayıda Kırım Türkü sürgün yerlerinden öz vatanları Kırım’a dönebildi.

Bugün 85 milyon nüfuslu Türkiye’ye önce ‘geçici sığınmacı’ diye alınan daha sonra ‘kalıcı iskân ve vatandaşlık’ verilen ve verilmekte devam eden Orta Doğu, Afrika, Afganistan vd. kültürel farklılığı çeşitli halkların nüfusu her geçen gün artırılmaktadır. Para ile Türk vatandaşlığı satılmaktadır.

Geçmişte Kırım üzerine oynanan oyun, şimdi Türkiye nüfusuna oranlandığında Türkiye’nin dönüşüm ve değişimine yol açması için yerleştirilen yabancı nüfus, 12.350.000’e karşılık gelmektedir.

Türkiye’nin bugünkü nüfusu 85 milyondur. 85.000.000 x 75.000: 500.000 = 12.350.000 rakamına ulaşılır. (Yani Türkiye’nin Türksüzleştirilmesi operasyonu için Kırım modeline göre başlangıç olarak 12 milyon 350 bin yabancı gerekiyor!)

Böylece  yabancı iskânı ve vatandaşlık satışı ile başlatılan operasyonla, Kırım’ın ve  diğer Türk yurtlarının başına gelenler benzer bir şekilde Türkiye’ye de yaşatılmak istenecektir. Bugün nasıl Kırım hakkında Kırım Türkleri değil Ukrayna ve Rusya tartışıyorsa, önümüzdeki elli yılda, Türkiye üzerine Türkler değil İngiltere, ABD, Rusya, İsrail, Fransa, Almanya, Çin vd. emperyalistler söz sahibi olsun istenmektedir.”

Alıntı: Hilmi Özden

May 22

“BENİM TIYNETİM, BENİM HUYUM BU!..”

“BENİM TIYNETİM, BENİM HUYUM BU!..”

Nehrin karşı kıyısına geçmek zorunda olan akrep, yüzme bilmediği için ne yapacağını düşünmektedir… O esnada kurbağayı görür ve ondan kendisini karşı kıyıya taşımasını ister…

Kurbağa “Yapamam, sen beni sokar zehirlersin” diye karşı çıkınca, akrep “Seni öldürürsem, ben de suya düşer boğulurum, o yüzden korkma, yapmam” der…

Bunun üzerine kurbağa yumuşar ve akrebe iyilik etmeye karar verir… Akrebi sırtını alır, karşı kıyaya doğru yüzmeye başlar… Kurbağa suda ilerlerken, akrep tarafından sokulduğunu ve gittikçe ölmek üzere olduğunu fark eder… Son nefeste sorar: “Hani beni sokmayacaktın akrep kardeş?” Akrebin cevabı klasiktir: “Ne yapayım kurbağa kardeş, benim tıynetim, benim huyum bu!..”

May 21

“SOYKIRIM” NE?

“SOYKIRIM” NE?

Birleşmiş Milletler’in hukuki tanımına göre:

– Ulusal, etnik, ırksal ve dinsel bir grubun bütününün ya da bir bölümünün yok edilmesi niyetiyle; bir topluluğun üyelerinin öldürülmesi, topluluğun üyelerine ciddi bedensel ya da zihinsel hasar verilmesi, topluluğun yaşam koşullarının topluluğun bütününe ya da bir kısmına getireceği fiziksel yıkım hesaplanarak kasıtlı olarak bozulması, topluluk içinde yeni doğumları engelleyecek yöntemlerin uygulanması, topluluktaki çocukların zorla bir gruptan alınıp bir diğerine verilmesi…

*

– Van’ın Çitören köyü yakınında yapılan kazıda 2 bin, 2 bin 500 kişiden kaldığı sanılan kırık, ezik, çatlak insan kemikleri ve yanık iskeletler bulundu.

– Van’da, Erciş’e bağlı Çavuşoğlu’nda bir evin temel hafriyatı sırasında tesadüfen bulunan 5’i kadın 9 insan iskeleti üzerinde yapılan antropolojik inceleme, bilinçli olarak katledildiklerini ve işkence ile öldürüldüklerini belgeledi.

– Kars Subatan’da yapılan kazıda ortaya çıkarılan üç mezarda yüzlerce insan iskeleti bulundu. Kadın iskeletleri küçük çocuklara sarılmış haldeydi.

– Erzurum Yeşilyayla’da yapılan kazıda, bir samanlığa doldurularak yakılmış yaşlı, erkek, kadın ve çocuklara ait 100’e yakın iskelete ulaşıldı.

– Iğdır Oba Köyü’nde, yapılan kazıda kafataslarının üzerinde delik, çatlak ve kırıklar olan 90’a yakın ceset bulundu. Hepsi silahsız ve sivil olan bu insanlar işkenceyle bir tandır evine sokulmuş, yüzükoyun yatırılmış, bacadan üzerlerine gazyağı dökülmüş ve tandır damının ateşe verilmesiyle diri diri yakılmışlardı!                                                                                                                                                                                                                              * * *                                                                                                                                                                                                                                        Karnı deşilen hamile kadınlar mı dersiniz, diri diri kızartılan çocukların etlerini ana-babalarına yedirmeye çalışmak mı, el kadar çocuklara ailelerinin önünde tecavüz etmek mi, kazığa oturmak mı, deri yüzmek mi…

Sivas’tan, Trabzon’dan, İzmit’ten, Erzurum’dan, Erzincan’dan, Van’dan, Malatya’da, Diyarbakır’dan, Gümüşhane’den, Yozgat’tan, Kayseri’den, Maraş’tan, Urfa’dan, Antep’ten, Bitlis’ten, Anadolu’nun hemen her kilometrekaresinden eşine benzerine rastlanması zor, yüzler değil, binler, on binlerce kırım kanıtı;

Bu “Ermeni soykırımı”!

Olmayan bir şeyin olmadığını ispat mecburiyeti duymak yerine, olan, olduğu her şekilde kanıtlanan bu soykırımı tanıtmaya çalışsak ya dünyaya?

Biz çıkarsak ya dünya parlamentolarından o “tanıma” kararlarını?

Biz istesek ya, Ermeni Patrikhanesi’nin yalancı şahitleriyle idam edilenlerin, Malta’ya sürülenlerin aileleri adına o “tazminat”ları?                                       * * *                                                                                                                                                                                                                                  Garo Paylan bir yerde haklı!

Bizi bu “gaile”ye gark edip de ismi yaşayan, yaşatılan kim varsa silip atmalı!

Küçük Kaynarca Antlaşması’nın, “Dış güçler(!)”in kendilerini Ermenilerin “Osmanlı ile ortak hamisi” varsaymasına yol açan ucu açık ifadelerine rıza gösteren kim varsa silmeli mesela adını!

“Ahalisi Ermeni olan 6 vilayet” vurgulu, 1878 Berlin Anlaşması’nı imzalayıp da, Osmanlı Ermenilerini tarihte ilk defa bir uluslararası anlaşma metnine sokan, “dış sorun”a dönüştüren kim varsa…

Sevr’i imzalayan kim varsa…

Divan-ı Harb-i Örfi’de, müstemleke valilerinin katibi gibi karar yazdıran kim varsa…

O hükümlerin infaz fetvasını veren, o fetvaları onaylayan kim varsa silmeli adını!

Silmeli ki, Talat’ların, Kemal’lerin sızlamasın daha fazla ruhları!

 

Alıntı

 

May 20

BİZİM, ESKİDEN HIRSIZIMIZ BİLE EDEPLİYDİ..

BİZİM, ESKİDEN HIRSIZIMIZ BİLE EDEPLİYDİ..

Yaklaşık olarak 70 yıl öncesinde, 1950’li yıllarda İstanbul’dayız. Bire bir yasanmış̧ olan hikâyemiz bir belediye otobüsünde geçer.
Otobüs tam Eminönü̈ durağına gelmiş̧ ve kapılarını açacakken bir kadının “Sakın kapıları açma, cüzdanım çalındı, otobüste hırsız var” seklinde canhıraş̧ sesi duyulur.
Kadın ısrarcıdır ve bağırmaya devam eder.
Bunun üzerine şoför kapıları açmaz ve yerinden kalkarak kadına “otobüste çalındığına emin misin? Çantanı kontrol et!” der. Kadın “biraz önce biletimi almak için cüzdanımı çıkarmıştım, daha sonra yerine koydum ama simdi yok” diye cevap verir. Şoför bunun üzerine hiddetlenerek “kimse kıpırdamasın herkesin üzerini arayacağım” der.
Şoför önden biletçi arkadan başlayarak yolcuları tek tek aramaya başlarlar. Herkes aranmış̧ yalnız bir kişi kalmıştır. Henüz aranmayan yolcu binbaşı rütbesinde resmi üniformalı bir kara subayıdır. Üzerinde de haki renkli kalın paltosu vardır. Şoför “Binbaşımı aramaya lüzum yok, bir Türk subayını hırsızlık şüphesi ile asla aramam, cüzdan bulunamadı” diyerek kapıları açmak için yerine doğru yönelir.
Tam bu sırada Binbaşının kendinden emin davudi sesi duyulur; “Beni de arayacaksınız, töhmet altında kalmak istemiyorum.” der.
Şoför aramak istemez ama Binbaşının ısrarı karşısında mecbur kalır. Tam elini Binbaşının paltosunun cebine sokarken “hayır arama, ben çaldım!” diyen biraz hırpani giyimli bir adam çıkar.
Ve adam “cüzdanını çaldığım kadın bağırınca korktum, aranabileceğimi düşünerek cüzdanı, aranmayacağını bildiğim hemen yanımda bulunan Binbaşının paltosunun cebine bıraktım. Fakat bir Türk subayının hırsızlıktan suçlanmasına gönlüm razı değil. Yankesiciyim, hırsızım ama VATANSIZ ve vicdansız değil!” diyerek başını önüne eğer.
İşte biz böyle bir millettik.. Ahlak ve vicdan insanın temeli ve mayasıdır. Ahlak ve vicdan olmazsa insan olmaktan da bahsedilemez!
Alıntı.

May 19

AHMET YESEVİ KÜLTÜRÜ (2)

AHMET YESEVİ KÜLTÜRÜ (2)

Hoca Ahmed Yesevî’nin Orta Asya’daki Türkler arasında başlattığı bu tasavvufî hareketin bir benzeri yaklaşık bir asır sonra Anadolu’da ortaya çıkmıştır. Yesevi Kültünü benimseyen Yunus Emre, Yesevî’nin izinden giderek Anadolu halkı arasında ortak bir tasavvufî anlayışın oluşmasına saf, arı, temiz Türk Dili’ni ustaca kullanarak öncülük etmiştir. Türk tasavvuf şiirinin oluşumuna büyük katkı koyan Yunus Emre önemli ölçüde Ahmet Yesevi’den etkilenmiş bu etki, Ahmet Yesevî’nin, kimi dörtlükleri:

Hâlikımnı izler min / Tür kün cihan içinde

Tört yanımdan yol indi / Kevn ü mekân içinde, biçiminde olan hikmet ağırlıklı deyişleri

Yunus Emre’de:

Adım adım ileri / Bu âlemden içerü

On sekiz bin âlemi / Geçdüm bir tağ içinde, rastlayışımız kusursuz bir nazire örneği olarak karşımıza çıkmakta ve bu etkinin önemli kanıtlarından biri olarak görülmektedir.

Ahmet Yesevî’den önemli ölçüde etkilenen Yunus Emre, anlamı ‘Onları cehennem köprüsüne doğru götürün’ ayetine telmih olan kıldan ince kılıçtan keskincedir ifadesi ile başta Yesevî olmak üzere Hâkim Ata, Muhyî, Sıdki Baba ve Kaygusuz Abdal gibi söyleyerek:

Sırat kıldan incedir / Kılıçtan keskincedir

Varıp anın üstüne / Evler yapasım gelir, biçiminde dile getirmiştir.

Ahmet Yesevî’nin Doğu Türkçesi ile söylediği:

Hâce Ahmed minim atım tüni küni yanar otım

İki cihanda ümîdim minge sin ok kirek sin, biçimindeki deyişi Yunus Emre’de:

Yunus durur benim adum gün geldükçe artar odum

İki cihanda maksudum bana seni gerek seni biçiminde söylenmiştir.

Yunus Emre, Ahmet Yesevi kültüne sahip çıkıp Anadolu’da Yesevilikten gelen dört kapı öğretisini kırk makamla donatarak Bektaşilik felsefesini oluşturan Hacı Bektaş Velî’nin öğretilerinden, hikmetli sözlerinden ve özgün deyişlerinden önemli ölçüde etkilenmiştir.

Yunus Emre Hacı Bektaş Velî’nin gönül üzerine söylediği:

“Gönül, cennete benzer.”

“Gönül Kâbe’den daha üstündür, çünkü gönül, Tanrı’nın nazargâhıdır.”

“Tanrı ile bütün nesneler arasında perde vardır; fakat gönülle Tanrı arasında perde yoktur.” biçimindeki sözlerini kendine özgü şiir potasında yoğuran Yunus Emre:

Duruş kazan ye yedir / Bir gönül ele getir

Bin Kâbe’den yeğrektir / Bir gönül ziyareti.

Bir kez gönül yıktın ise / Bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet bile / Elin, yüzün yumaz değil, biçimindeki deyişlerle Yesevi Kültünün Hacı Bektaş felsefesini yönlendiren ve kendisine sirayet eden etkiyi Yunus’ça dile getirmiştir.

 

 

Alıntı: M Yardımcı

 

May 18

ZİYA PAŞA’DAN TERCÎ-İ BEND (7)

ZİYA PAŞA’DAN  TERCÎ-İ BEND (7)

 

Îmtizâc ü akl da olsan dahi reşk-i melek

Çünki sâdıksın ya huysuzdur adın yâhud eşek

 

Mûsta’ldlikle çıkar nâmın uyarsan halka pek

Mümtezic derler eger töhmetde olsan müşterek

 

Doğruluk derdile akim var ise çekme emek

İstesen de çünki imkânsızdır icrâ eylemek

 

Gelmej^ce elden ıslâhı varup üzme yürek

Hoş geçürmek ist^^en vaktin bunu bilmek gerek

 

Derde uğrar kim sadâkat etse elbet Devlefe

İstikâmet mahz-ı cinnetdir bu mülk ü millete

 

Güzel huylu, akıllı bir kimse de olsan ve hattâ, melekleri bile kıskandıracak durumda bulunsan: raâdemki -devletine,milletine karşı- sâdıksın, namuslusun, doğrusun, dürüstsün; o hâlde adın ya huysuz, ya da eşektir!

 

Halkın gidişine tam ayak uydurursan becerikli, anlayışlı diye tanınırsm; kabahat, suç hususunda da onlarla aynı görüşü paylaşırsan, uysal tabiatlı, uyumlu derler.

 

Şayet aklın var ise, doğruluk derdine (!) düşerek, sakın -boşuna- emek çekme; çünki, sen istesen de herkesi düzeltmek, doğruluğu her tarafta uygulamak mümkün değildir.

 

İşleri düzeltmek elinden gelmeyince kalbini üzme, gönlünü sıkma; vaktini, ömrünü hoş, rahat, kaygısız geçirmek isteyen bir kimse, bunu iyi bilmelidir.

 

Çürki: Her kim Devlet’e doğrulukla bağlılık gösterirse, hizmet ederse O’nun başı derde girer; bu Devlet’e ve Millet’e karşı doğru hareket etmek, hâlis cinnettir, yani düpedüz deliliktir!

 

 

 

 

 

Devam edecek

May 17

Ramazan’da beş milyon eve kim girdi?

Ramazan’da beş milyon eve kim girdi?

AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Çiğdem Karaaslan, Samsun İl Başkanlığınca düzenlenen bayramlaşma programında önemli veriler açıkladı. AK Parti olarak her zaman vatandaşların yanında olduklarını vurgulayan Karaaslan“Ramazanda 5 milyon haneye girdik Türkiye’de, 10 bin 40 mahallede iftar sofraları kurduk. Aklınızda canlandırmanız için şöyle söyleyeyim, Türkiye’de 32 bin mahalle var, 32 bin mahallenin 10 bininde biz vatandaşlarımızla iftarlarda buluştuk.” diye bilgi verdi.

AK Parti teşkilat mensuplarının Ramazan ayı boyunca tüm Türkiye’de kapı kapı, mahalle mahalle gezerek vatandaşın yanında olduğuna işaret eden Karaaslan, emeklerinden dolayı tüm teşkilat mensuplarına teşekkür etti.

***

AK Parti teşkilat mensupları, Ramazan’da kapı kapı dolaşıp ne dağıttı? Ramazan kolisi mi yoksa koli bedeli kadar nakit para yüklü kart mı? Koli veya kart bedeli ne kadardır? Bugün kuru gıdalardan ve sıvı veya katı yağlardan oluşan bir koliye “Ramazan kolisi” diyebilmek için an az bin lira harcamak gerekir… 5 milyon koli, beş milyar lira eder… 10 bin 40 mahallede verilen iftarlar için de bu kadar para harcansa toplamı en fazla 10 milyar lira eder. Yani 673 milyon dolar…

Peki bu para, yirmi yılda devletin 2.5 trilyon dolarını harcayan bir parti için ne anlam ifade eder? Veya kendi zengin sınıfını oluşturmuş bir iktidar partisi için ne anlam ifade eder…

673 milyon dolar, devletten ihale alanların ödediği komisyonlardan bile küçük bir rakamdır…

Rakam küçüktür ama Ramazan boyunca beş milyon eve girmiştir!

Bu kolilerin, yardımların veya iftarların parası, devletin kesesinden çıkmamış gibi görünebilir ama, faturaların, il başkanları tarafından, salma yöntemiyle AK Parti kontrolündeki projelerden veya alımlardan ihale alan iş adamlarına ödetildiği düşünülürse, sonuçta paranın yine halkın cebinden çıktığı anlaşılır.

Bu uygulama bir İslam ülkesi için uygun mudur peki?

***

İslâm dini açısından konu incelenecek olursa, Kur’an’da “serveti zenginler arasında dönüp dolaşan bir devlet haline getirmeyin” denildiğine göre, zekâtı devlet vergi olarak toplayacak, asgari standartları tutturamayan vatandaşına o standarda erişecek kadar para yardımı yapacaktır. Bu miktarı da kamu bankaları aracılığıyla her vatandaşın hesabına yatıracaktır… Böylece, kapı kapı dolaşıp kimsenin evine, üzerinde parti amblemi bulunan koliler bırakmayacaktır. Hiçbir vatandaşın gururu kırılmayacaktır… “Çalışıyorum ama kazancım yetmediği için farkı devlet karşılıyor” diye düşünecektir. Almanya’daki uygulama budur… Hiçbir parti, bu kuralı çiğneyemez ve devletin genel bütçeden karşıladığı bu yardımları parti yardımı gibi gösteremez ve ne kadar Hristiyan olduğunu göstermek için de yardımları kullanamaz!

Sonra da isteyen, vergilendirilmiş kazancıyla ziyafet verir, ona kimse karışamaz…

Peki hangi uygulama İslâm dinine de uygundur; Türkiye’nin mi yoksa Almanya’nın uygulaması mı?

Hangi uygulama insan haysiyetine uygundur?

***

Sahi, Ramazan’da beş milyon eve gerçekte kim girdi, kimin parasıyla girdi? Devletin ihale verdiği iş adamlarına salma salarak düzenlenen iftar, iftar mı olur? Böyle değilse, beş milyon eve yapılan yardımların ve 10 bin 40 mahalledeki iftarların parasını kimin verdiği liste olarak açıklansın!

 

Alıntı: Arslan Bulut

May 16

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Eğer bir gün benim sözlerim bilimle ters düşerse bilimi seçin.” M. Kemal Atatürk

* “Eceli gelmeyene ok değmez” Yusuf Has Hacib

* “Ey Ehlikitap! Sizin ve bizim aramızda aynı olan şu söze gelin: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim, O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Allah’ın

berisinden, kimimiz kimimizi rabler edinmesin!’ Eğer yüz çevirirlerse şöyle söyle: ‘Tanık olun, Biz Müslümanlarız/ Allah’a teslim olanlarız!” Ali İmran 64

* “Dünya barışını dünya nimetlerini paylaşanlar düşünsün…” Dündar Taşer

* “Bizans’ı alan Türkler korkarım orada durmayacaklar” Vatikan’ın başı * “Kim bir kötülük görürse onu eliyle değiştirsin. Eliyle değiştiremezse diliyle

değiştirsin. Diliyle de değiştirmeye gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin ki bu imanın en zayıf derecesidir” Hz. Muhammed (sav)

* “Artık iktidardayız ve Rusya’nın bütün alçakları bizimle beraber!” Lenin

* “Cesur bir insanın atacağı en basit adım, bir yalanın parçası olmamaktır. Gerçeğin bir kelimesi bile tüm dünyaya bedeldir…” Soljenitsin

 

May 15

KÜLTÜR VE SANAT

KÜLTÜR VE SANAT

 “Sanatkâr, toplumda uzun çaba ve çalışmalardan sonra alnında ışığı ilk duyan insandır.”

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.”

Uygarlık doruğunun merdiveni sanattır.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk

“Fikirler ve devrimler sanatla yayılır.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Bir millet sanattan ve sanatkârdan mahrumsa tam bir hayata malik olamaz. Böyle bir millet bir ayağı topal, bir kolu çolak, sakat ve alil bir kimse gibidir. Sanatsız kanlan bir toplumun hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Gazi Mustafa Kemal Atatürk

“İlim ve sanat takdir edilmediği yerden göç eder.” İbn-i Sina (980-1037)

Kültür; “Toplumsal yaşam süreci içinde yaratılan ve bir topluma niteliklerini veren maddi ve manevi değerler bütünü” olarak tanımlanmakta.

Sanat; “Bir duygunun, bir düşüncenin, bir tasarının, bir olayın ya da güzelliğin beceri ve düş gücüyle anlatımına dayanan yaratıcı insan etkinliği” olarak ifade edilmekte.

Sanat felsefesi; Sanatın etkinliğini inceleyen ve sanatı tüm yönleriyle ele alan felsefi bir disiplindir. Estetik, sanat felsefesinde öne çıkar, insanı ve toplumu yüceltir.

T.C. Anayasası: Madde 27- Herkes bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.

Düşünce, tasarım, beceri, düş gücü özgürce etkinliğini gösterdikçe, sanat ve sanat ürünü özgün olmaya devam eder.

Sanatçı her türlü baskı, tehdit, yönlendirme, korku ve baskıdan uzak oldukça ürettikçe zirveye tırmanır. Bu durum esere ve sanat tarihine yansır ve özgün eser olarak sanat tarihinde yerini alır.

Toplumsal varlık olarak, toplumla birlikte kendini yeniden üretme ve varlığının bilincine varma sürecinde, zihinsel olarak ürettiklerinin bütünü olan kültür, işlevselliği açıdan maddi ve manevi kültür olarak değerlendirilmektedir.

Kültürde ağırlık sanatta olup, sanatı içermeyen bir kültür düşünülemez.

Kültürel kalkınma olmadan ekonomik kalkınma olmaz…

Yüzlerce tanımı yapılan kültürün, anlatılması için sözcükler, yazılar, kitaplar yetersiz kalmaktadır. Ucu açık, sonsuz, insanlıkla özdeş, tarihsel derinlikleri ve genişliği olan uygarlıklar simgesi kültür ve sanat, insanlık tarihinin temel taşıdır.

Atatürk’ün, “muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak” hedefine ulaşmak için zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir.

 

Bir toplantı sırasında; “Efendim, sanatçı misafirlerimiz müsaadelerinizle elinizi öpüp ayrılmak istiyorlar” diyen yaverine Gazi Mustafa Kemal Atatürk şu cevabı verir:

“Ne münasebet! Olur mu öyle şey?!  Sanatçı el öpmez! Bilakis, sanatçının eli öpülür!”

 

 

 

Eski yazılar «