Eki 01

“KERAMET SENDE OLSAYDI…”

“KERAMET SENDE OLSAYDI…”

Bir adam çok sevdiği kadına şiirler yazıyordu.
Sonra o kadın ansızın onu terk etti.

Adam kadının ardından şiirler yazmaya devam etti.
Daha çok yazdı. Ve günün birinde çok ünlü bir şair oldu.
… 
Yıllar sonra kadının yaşadığı kente gitti ve büyük bir şiir dinletisi sundu.
Dinleti bittiğinde uğruna şiirler yazılan kadın kolunda kocası ile çıkışa geldi ve adama “merhaba” dedi.

Adam ona sıradan bir insana bakar gibi baktı.

Kadın, “beni tanımadın mı” dedi.

Adam, “hayır tanımadım” dedi.

Nasıl tanımazsın!
Uğruna şiirler yazdığın kadınım ben;
Seni şair yapan kadın…

Adam kadının gözlerine baktı ve şöyle dedi.
“Keramet sende olsaydı, o koluna taktığın adam da şair olurdu…”

Eyl 30

VAAZ VERMEK HÂKİMLERİN İŞİ Mİ?

VAAZ VERMEK HÂKİMLERİN İŞİ Mİ?

Anadolu 64’üncü Asliye Ceza Mahkemesi, Üsküdar’daki Surp Krikor Lusavoriç Ermeni Kilisesi’nin haçını söküp kıran Mazlum Serin‘e 1 yıl 4 ay hapis cezası verirken gerekçeli kararında En’am Suresi’nin 108’inci ayetini kaynak gösterdi.

Mahkeme, gerekçeli kararında “En’am Suresi 108. Ayet, Diyanet tefsirinde, başkalarına, onların inançlarına ve kutsal saydıkları değerlere hakaret etmenin İslami edep ve ahlakla bağdaşmadığı gibi, İslamı’ın izzetine de zarar getireceği, Müslümanların bu durumlara imkan verecek söz ve davranışlardan kaçınmaları emredilmektedir.” gibi ifadeler kullandı.

Oysa bir fiil kanunda nasıl tanımlanıyorsa ona göre karar verilir. Yoksa dini açıklamalar yapsın diye bu ülkede bir Diyanet İşleri Başkanlığı vardır değil mi?

Tabii, Atatürk‘ün kurduğu ülkede yine Atatürk‘ün kurduğu Diyanet İşleri Başkanlığı adına, camiden Atatürk‘e kılıç sallanabiliyorsa, hâkimler de hukuku bırakıp, vaaz vermeye başlar!

***

Türkiye’de artık hukuk devleti yokmuş gibi dine dayalı yargı kararları veriliyor.

“Hukuk devleti” ne demektir, bunu algılayamayanlar çoktur. Hukuk devleti, en kısa tanımıyla, faaliyetlerinde hukuk kurallarına bağlı olan, vatandaşlarına hukukî güvenlik sağlayan devlet demektir.

Hukuk devletinde, kamu erki, düzenine bağlıdır. Bir hukuk devletinde hukuka uymak sadece vatandaşlar için değil, devlet için de zorunludur.

Hukuk devleti, hukuk kurallarına bağlı devlettir. Bir hukuk devletinde mahkemeler dini kurallara göre karar veremez.

***

Bu konu, istismara müsaittir. Bu sebeple belirtmeliyim ki, bir fiil hukukta suçsa dinde de zaten günahtır veya bir fiil dinde günahsa hukukta da suçtur. Yani bütün hukuk sistemlerinin temelinde etik öge olarak ahlak ve din kuralları vardır. Fakat bu böyledir diye hukuk devletinde mahkemeler din kurallarına göre karar vermez; kanunda ne yazıyorsa ona göre karar verir. Zira ceza hukukunun evrensel ilkelerinden birincisi, “kanunsuz suç olmaz, kanunsuz ceza olmaz” şeklindedir. Dinde aynı fiil, günah olarak kabul edilmiş olsa bile hâkimler kanuna göre karar verir.

Zira hâkimin veya ülke halkının dini inançları, ne olursa olsun, hukukta kanunlar esastır. Meselâ Türkiye’de bir hâkim ayet veya hadisleri dayanak göstererek karar verirse başka bir hakim de Hacı Bektaşı Veli‘nin Makalat adlı eserinden alıntılar yaparak gerekçeli kararını oluşturur! Hâkim Sünni, sanık Alevi veya tam tersi olabilir. Yahut sanık Müslüman, müşteki Hıristiyan olabilir. Veya taraflardan birinin dini inançları da olmayabilir. Hâkimler kanunların yerine dini kurallara göre karar veriyorsa, o devlet hukuk devleti değil, din devleti olmuş demektir. Bu da orta çağa dönüştür.

 

Alıntı

Eyl 29

TUZ HAKKI

TUZ HAKKI

Hüsrev-i Nuşirevan ava gitmiş, kebap yapıyorlar. Fakat tuz yok. Kullar köye gidip oradan tuz getirecekler.

Hüsrev: “Tuzun bedelini doğru dürüst ödeyin” der.

Maiyeti, “O kadar tuzdan ne olacak” der.

Hükümdar Nuşirevan: “Melik köylünün bağından bir elma koparıp yese, kullar arkadan gelip bütün ağacı devirir” diye karşılık verir.

Tuz hakkı ödenmelidir” der.

Eyl 28

YURT DIŞINDA YAŞAYAN TÜRKLERE İKAMETİNİ SİLDİR BASKISI

YURT DIŞINDA YAŞAYAN TÜRKLERE İKAMETİNİ SİLDİR BASKISI                       

Kanlıca’da, eşi yıllar önce vefat etmiş olan bir kadın, evinin bitişiğindeki boş arsayı, arsa sahibinin ısrarı üzerine satın alır. Arsanın üzerindeki tarihi yalı, eski sahibinin üzerindeyken yıllar önce yanmıştır. Vatandaş, bu arsayı, tarihi yalının resmini bulan ve yeniden inşa ettirmek isteyen oğluna satar.

Alım-satım vergisi olarak her iki taraftan da on birer bin lira vergi alınır. Anne, daha sonra tarihi eserleri canlandırmak amaçlı arsa alım satımlarından vergi alınmadığını öğrenir ve hem kendisi hem de umumi vekâletname aldığı oğlu adına itirazda bulunur. Kendisinin ödediği vergi, bıktırıcı işlemlerden sonra iade edilir. Oğlu adına ödenen para ise dokuz bin altı yüz lira genel sağlık sigortası prim borcu olduğu gerekçesiyle geri verilmez.

Anne, para peşinde değildir ama oğlunun İsviçre’de doktor olduğunu, orada sigortalı olarak yıllardır çalıştığını, kızının da yurt dışında sigortalı olduğunu, çifte sigortanın da yasal olarak mümkün olmadığını dolayısıyla bu primin hangi esasa dayanarak tespit edildiğini sorar.

2008 yılında çıkarılan ama uygulaması ertelenen ve 2012’de yürürlüğe konan Sosyal Güvenlik Reformu gereği, Türkiye’de ikâmetgâhı bulunan herkesin genel sağlık sigortası kapsamına alındığını, oğlunun ve kızının da Kanlıca’daki evde ikametleri göründüğünü, dolayısıyla, onların da genel sağlık sigortası kapsamına alındığını ve gelir durumlarına göre sigorta prim borcu tahakkuk ettirildiğini bildirirler. 

***

Anne, oğlunun ve kızının ikametgâhı olarak görünen kendi adresine hiçbir tebligat yapılmadığını, bu itibarla gelir durumu araştırması yapılmadan prim hesaplanamayacağını, her ikisinin de yurt dışında yaşadığı ve orada sigortalı olarak çalıştığı halde Türkiye’de de sigorta kapsamına alınmalarının yasaya uygun olmadığını söyler ama verginin iadesi için oğlunun ikâmetinin silinmesi gerektiğini bunun için de matbu evrakı imzalaması gerektiğini ifade ederler.    

Annede, vekâlet olduğu için evrakı imzalamasına izin verirler ama bu defa paranın postaneye oğlu adına yatırılacağını söylerler!

***

Anne özetle diyor ki, “Askerlik yapmak için Türkiye’ye gelen oğlumdan, yanlışlıkla kestikleri sağlık sigortası primini iade ermek için ikametgâhını sildirmesi isteniyor. Askerlik yaptırdığınız kişinin ikametini nasıl silersiniz? Yurt dışında sağlık sigortası olan milyonlarca vatandaşın yüzde kaçına Türkiye’de ikametleri göründüğü için genel sağlık sigorta primi kesilmektedir? Böyle hukuk dışı yollarla para toplamak, devletin itibarını düşürmez mi? Ayrıca devlet, Suriyelilere ikâmet veriyor ve dolayısıyla onlara da genel sağlık sigortası kapsamına alıyor. Ödeyecek mali durumları olmadığı için Suriyelilerin primlerini devlet ödüyor?

Devlet, Türk vatandaşlarını yani Türkleri, ikametgâh sildirmeye mecbur ediyor ama Suriyelilere ikamet veriyor, sağlık sigortası primini de kendisi ödüyor? Bu nasıl bir uygulamadır? Türk vatandaşı olmak, Türkiye’de cezalandırılmayı gerektiren bir durum mudur? Bu garabeti yazın lütfen…”

Arslan Bulut

Eyl 27

BEDENİMDE CAN GİBİ

BEDENİMDE CAN GİBİ

 

Hayal mi görüyorum

Bir ışık huzmesi mi kollarımla sardığım?

Mutluluğun burnu dibinde

Duyguların nasibi

Suların ay ışığıyla

Öpüştüğü an gibi…

 

Yoksa rüyada mıyım?

Erguvanlarla dolu etrafım

Yıldızları avuçluyorum sahi

Alevlenir içimdeki hislerim

Tıpkı yanardağ lavları

Tıpkı kan gibi…

 

Hiç bitmesin dilerim

Mahşerde de isterim

Gözlerinle gözlerimi öpüşün

Her şey olabildiğince doğal ve tabi

Her halin, her tavrın, gülüşün

Hele bana gelişin

Bedenimde can gibi…

Bedenimde can gibi…

 

Kenanm ŞAHBAZ

 

Eyl 26

KIBRIS DESTANI SONRASI YUNANİSTAN MAHKEMESİNDEN TARİHİ KARAR

KIBRIS DESTANI SONRASI YUNANİSTAN MAHKEMESİNDEN TARİHİ KARAR

Yunanistan’da Türkiye’nin mahkûm edilmesi için bir dava açıldı.

Yunan Temyiz Mahkemesi cuntacılar hakkındaki dava sonunda 21 Mart 1979 günü 2558/79 sayılı şu tarihi kararı verdi:

“Zürih ve Londra andlaşmalarına göre Kıbrıs’a yapılan Türk askeri müdahalesi yasaldır.

Türkiye, yükümlülüklerini yerine getirme hakkı olan garantör devletlerden biridir.

Esas suçlular darbeyi hazırlayan ve icra eden ve bu suretle de bu müdahalenin koşullarını hazırlayan Yunan subaylarıdır.”

Eyl 25

ALTIN SÖZLER

ALTIN SÖZLER

* “Yeteneklerimiz -bülbül gibi- dışarıda ötüyor!” İlber Ortaylı

* “Gerektiğinde tersine işlemeyen kutsal bir âdet yoktur. (…) Bu bir anlamda ‘zıttına dönüş’ (Enantiodromie) durumudur” Jung

* “Borçsuz yoksulluk, özgürlüktür.” İran Atasözü

* “Aynaya pek az bakan, kusurlarını pek az görür.” Cenap Şahabettin

* “Ben daima onurumu, temsil ettiğim halkımın onurunu korumayı bildim.” Nursultan Nazarbayev       

* “Hiçbir kul, Allah katında, O’nun rızasını gözeterek öfkesini yutmasından daha faziletli bir lokma yutmuş değildir .” Hz. Muhammed

* “Baş, dil ile tartılır.”  Türk Atasözü

* “Söz, davranışın yakın akrabasıdır.” Eflatun                                                                                                                                  

* “El elden kalmaz, dil dilden kalmaz.” Türk Atasözü                                                                                                 

* “Köleliğin en kötüsü, kendi nefsine köle olmaktır.” La Fontaine                                                                           

Eyl 24

MHP: Nereden Nereye?

MHP: Nereden Nereye?

 

Daha karantina cezaevindeyken gelen ilk mektuplardan birisi, gazeteciliği bıraksa da benim gözümde hala çok iyi bir gazeteci olan Fatma Orhan’a aitti.

Sevgili Fatma’nın 17 Haziran (tutukluluğumun 5. günü) tarihli mektubu şu satırlarla başlıyordu:

“Seninle Sadi Somuncuoğlu’nun Basın Müşavirliği dönemimizde tanışmıştık. Çok heyecanlı ve samimi halinle sanki yıllardır tanıyormuş gibi yakın hissetmiştim. O dönemde parti içi bir çekişme olmuş ve Sadi Bey Genel Başkan adayı olmuştu. O parti için mevcut Genel Başkan’a rakip çıkmak ‘Partiye ihanet’ sayılıyordu. Sadi Bey’e inanılmaz saldırılar oldu. Hem fiziki hem sözel. Fiziki saldırılardan birinde sen tam Sadi Bey’in önünde durdun. Bütün o saldırı boyunca hiç kımıldamadın. Senin Sadi Bey’in önünde hiç kımıldamadan direnişin, beni inan çok etkiledi. Cesaret ve kararlılık. İnandığın ve güvendiğin birine gözünü kırpmadan siper oldun, korudun. Sadi Bey o hareket içinde, o hareketin ‘kamuoyuna yansıyan kültürüne’ hiç benzemeyen biriydi zaten. Senin o durumdaki cesaretin hala gözümün önünden ve aklımdan silinmiyor.”

Hafızası biraz yanıltsa da Fatma’nın söz ettiği olay 20 yıl önce, 25 Nisan 2000 gecesi TBMM Şeref Kapısı’nın önünde yaşanan bir saldırıydı.

DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinde MHP’nin önemli isimlerinden Sadi Somuncuoğlu Devlet Bakanı, ben de kendisinin basın müşaviri idim.

Konu Genel Başkanlık adaylığı değil, Cumhurbaşkanlığı adaylığıydı. Merhum Ecevit, Bahçeli ve Mesut Yılmaz, Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanı adayı yapılmasına karar vermişti. İşte bu karar o dönem 2. büyük parti olan MHP’de ciddi rahatsızlığa yol açmıştı. Çok sayıda milletvekili, ‘ağabey’ dedikleri Somuncuoğlu’na gelip Meclis Başkanlığı’nın ardından Cumhurbaşkanlığı iddiasından da vazgeçmenin ve MHP’nin bir aday çıkarmamasının kabul edilemez olduğunu anlatıyordu. Tepkili milletvekillerinden birisi de Cemal Enginyurt’tu.

Partideki bu nabız üzerine Somuncuoğlu, Bahçeli ile görüşüp en azından koalisyon ortaklarından birinin ya da vazgeçmesi ihtimaline karşı dönemin MHP’li Milli Savunma Bakanı Sabahattin Çakmakoğlu’nun aday gösterilmesini teklif etti. Ancak Bahçeli kabul etmedi. Bunun üzerine MHP’yi adaysız bırakmamak adına başvuru süresinin bitimine dakikalar kala Somuncuoğlu’nun adaylık dilekçesini vermek üzere Meclis’e gittik. Araçlarımızdan indiğimizde bir anda etrafımız MHP’li milletvekilleri tarafından sarıldı. Önce korumalar tartaklandı, ardından Somuncuoğlu’nun üzerine yüründü. İşte tam o anda ben Somuncuoğlu’yla ona saldırmak isteyen Cemal Enginyurt’un arasına girerek bir rezaleti önlemeye çalıştım. Gece 00.00’da yaşanan bu saldırıyı da tüm Türkiye televizyonlardan naklen izledi.

Saldırının gerekçesi, Somuncuoğlu’nun “töre”ye aykırı hareket etmesiydi. Oysa sadece ve sadece bir anayasal hakkını kullanıp partisinin itibarını kurtarmaya çalışmıştı.

Tabii dilekçeyi veremedik. Bakan Bey’le benim arabama binip Ayrancı kapısından yeniden Meclis’e girdik. Güvenilir birisi ile dilekçeyi TBMM Genel Sekreteri’ne ulaştırdık. Sonrasında aynı milletvekilleri Genel Sekreter’in odasını basıp Somuncuoğlu’nun dilekçesini yırttı, faksla dilekçenin fotokopisini göndermek durumunda kaldık.

Bitmedi, bu olaydan sonra Somuncuoğlu önce bakanlıktan azledildi, ardından da MHP’den ihracına karar verildi.

Peki saldırıda ön planda olan milletvekillerinden Cemal Enginyurt ve Ahmet Ersoy hakkında ne işlem yapıldı?

Disiplin soruşturması sonucunda partiden 2 yıl uzaklaştırılmaları kararlaştırıldı; ama bu karar kamuoyuna açıklanmadı. Çünkü Enginyurt kendisine bir ceza verilmesi halinde daha sert tepkiler ortaya koyacağını söylemişti.

Nitekim zamanla o soruşturma ve kararı unutturuldu.

Ancak korumaların darp edilmesiyle ilgili davalar açıldı. Onların sonucunu da kısaca aktarayım. İki milletvekilinin Somuncuoğlu’nun 2 koruma polisine o günün parasıyla toplam 10 milyar 500 milyon TL tazminat ödemesine parar verildi.

Açılan ceza davasında ise Cemal Enginyurt, “siyasi hürriyeti tahdit, görevli memurlara cebir ve şiddet, tehdit ve mukavement ile kamu malına zarar verme” suçlarından 20 ay hapis cezasına çarptırıldı.

Yargıtay’ın onamasından sonra Ekim 2009’da Esenboğa Havaalanı’nda yakalanan Enginyurt, Kalecik Cezaevi’ne kondu. Kaç ay yattı, bilmiyorum.

AKP’yi Eleştirdiği İçin İhraç, Öyle Mi?

Türk demokrasi tarihine her anlamda kara bir leke olarak geçen bu olayı anlatmamın sebebi mi? Tesadüf, Fatman’nın o mektubundan 1 ay sonra MHP Ordu Milletvekili Cemal Enginyurt’un yeniden ihracı gündeme geldi.

AKP’li bazı isimleri eleştiriyordu. Son olarak Tarım Bakanı Bekir Pakdemirli’nin fındıkta rekolteyi yüksek açıklamasıyla fiyatın düşük tutulmasının hedeflendiğini belirtip, şunları söyledi:

“Tarım bakanı ne istiyorsun sen bizden? Niye davet etmiyorsun bizi? AK Partililer niye çağırmıyorsunuz bizi. Ne yaptık size? Muhafet mi ettik? Her yerde savunuyoruz, her yerde anlatıyoruz. Cumhur İttifakından başka bir şey söylemiyoruz. Biz her söze başladığımızda Sayın Cumhurbaşkanı diye başlıyoruz. Ama bu arkadaşlar bizi yok sayıyorlar. Her yerde yok sayıyorlar. Belediyelerde, sokakta, siyasette yok sayıyorlar. En son bugün tarım bakanı… Biz anlatamıyor muyuz projeleri. Muhalefet mi ettik size? Bakan üreticiye ihanet etmiştir. Allah’ın aslanı olsa üreticinin hakkını yedirmem.”

İşte bu sözlerden sonra MHP Enginyurt’u kesin ihraç talebi ile Disiplin Kurulu’na sevketti. Grup Başkanvekili Erkan Akçay ihraç talebinin gerekçesinin, “Enginyurt’un basına açıklamaları”olduğunu duyurdu.

Enginyurt da Twitter hesabından, “Fındık üreticisinin hakkını savunmak, vatanı savunmak gibidir. Fındıkta oynanan oyunlara karşı durmanın bedeli ağır da olsa, bu bedeli ödemek Ordulular adına şereftir. Şerefin tavizi olmaz. MHP, vazgeçilmez sevdamdır.” mesajını paylaştı.

Sonuçta Enginyurt MHP’den ihraç edildi.

Şuraya geleceğim;

Yıl 2000; koalisyon hükümeti çok önemseniyordu ve Cumhurbaşkanlığı adaylığı konusunda merhum Ecevit’e söz verilmişti. Bu yüzden anayasal hakkını kullanan MHP’li bir bakan, MHP milletvekillerinin fiziki saldırısına maruz kaldı. Saldıranlar değil, saldırıya uğrayan ihraç edildi.

Yıl 2020; AKP ile Cumhur İttifakı’na çok önem veriliyor. Bu nedenle de fındık üreticisine sahip çıkan, kendi ifadesiyle bir anlamda “vatan savunması” yapan aynı milletvekili, sırf AKP’li bakanı eleştirdiği için partiden atılıyor.

Yorum yok!.. Sadece şunu hatırlatayım:

2002’de bir yaz günü bir yaylada, “Erken seçime gidilsin”diyerek yoluna çok önemli bir bakanın tereddütsüz feda edildiği merhum Ecevit ve hükümetinin ipini çeken de yine MHP olmuştu.

Hayırdır inşallah!..

Sincan’dan Silivri’deki Barış Pehlivan’a, Hülya Kılınç’a, Murat Ağırel’e ve açık cezaevindeki tüm dostlara kucak dolusu sevgiler…

Müyesser Yıldız
Sincan Kadın Kapalı Ceza İnfaz Kurumu
G4 Blok

Eyl 23

DENİZLİ HOROZU

DENİZLİ HOROZU

“Denizli’de araştırma yapmak için kamp kuran bir grup üniversite öğrencisi, kamp yakınına tüneyen bir Denizli horozunun sabahın erken saatlerinde yüksek sesle ötmesinden çok rahatsız olmuşlar…
Sabahın köründe ortaya çıkan horoz, önce dikleniyor, sonra dakikalarca ötüyormuş…
Tabii ekipte ne uyku ne de huzur bırakmıyormuş…
Sonunda sabırlar tükenmiş…
Susturmak için başlamışlar horozu kovalamaya… Horoz önde.. Gençler peşinde…
Mahalle arasına dalmışlar… Kovalamacayı gören, fakat bir anlam veremeyen yaşlı dede, seslenmiş:
– Hey, evlatlar!.. Bu zavallı horozu niye ürkütüyorsunuz?..
– Dede, sabahın köründe ötmeye başlıyor, kampı ayağa kaldırıyor. O yüzden başını keseceğiz!..
– Yazıktır evladım yapmayın!.. demiş ihtiyar, bırakın, ben onun sesini keserim, bir daha da rahatsız etmez sizi…
Gençler bunun üzerine kovalamayı bırakmışlar.
Ertesi sabah, hafif “gak – guk” sesleri dışında horozdan kayda değer hiçbir ses çıkmadığını görünce de şaşırıp dedeye koşmuşlar:
– Yahu dede, ne yaptın da bu horozun sesini kestin?..
İhtiyar gülmüş:
– Kıçına zeytinyağı sürdüm. Horoz kabararak ötmeye yeltendiğinde, gerisi tutmuyor ki kuvvet alsın… Ancak “gak – guk” edebiliyor…
Kıssadan hisse:
Arkan sağlamsa, istediğin kadar kabarır, diklenir, sözünü dinletirsin.
Arkan bir gevşemeye görsün, ancak “gak-guk” edersin.

Eyl 22

YOKSA VİRÜS AK PARTİ’Lİ Mİ?

YOKSA VİRÜS AK PARTİ’Lİ Mİ?

COVİD 19 virüsü Türkiye’de görüldüğü günden itibaren hijyen, temas, maske, mesafe konusunda vatandaş her dakika uyarılırken, 65 yaş ve üzeri evlerinden dışarı çıkarılmazken, umreciler elini kolunu sallaya sallaya evlerine gitti. Sonrasında çevresinde çok kişiye virüs bulaştırdı. Virüsle mücadele devam ettiği sürece sağlık çalışanların özveri ile çalışmaları hepimizi memnun etmiş ancak sağlık çalışanlarının çalışma ortamı iyileştirilmedi. Kurallara uymayan vatandaşlara ceza yazıldı.  Bütün bunlar “Bilim Kurulu” kararının olup olmadığı öğrenilemedi.

Dünya üzerindeki pek çok devlet vatandaşının kayıplarını karşılamak için çeşitli yardımlar yaptığı halde geçim derdiyle uğraşan vatandaşa “Biz bize yeteriz” sloganıyla medyada banka hesapları yayınlanarak para yardımları istendi hem de mesaj yoluyla DİB marifetiyle 10 TL yardım istendi.

Virüsün yayılmasının hız kazandığı iddia edildiği zamanda Ayasofya’nın açılışı yapıldı, 15 Temmuz hain girişim telin edildi. Malazgirt Zaferi kutlamaları bile yapılabildi. Sanki çok önemsizmiş gibi 30 Ağustos Zafer Bayramı etkinlikleri yasaklandı. Kadınların şiddete karşı yaptığı yürüyüşlere izin verilmedi. Fakat Giresun’da AK Parti’nin yaptığı miting aklımızı başımızdan almaya yetti hijyen (sağlığa uygunluk), temas, maske, mesafe hiç ama hiç önemsenmedi. Ak Parti’nin bu kadar cesaret ve ciddiyetle bunları yaptı. Muhalefete ve vatandaşlara hiç bir etkinlik (bakanlık ve valilik kararları ile) yaptırılmadı. Milli bayramlar bile yasaklandı. YOKSA VİRÜS AK PARTİ’li mi?

Eski yazılar «