Şub 18

KADIN DEDİĞİN

KADIN DEDİĞİN

 

Sevgide şefkatte okyanus gibi

Sarmalı dünyayı bir fanus gibi

Özüyle, sözüyle bir Yunus gibi

Zarafet saçmalı kadın dediğin

 

Başak, başak tohum olup tanede

Bal tadı vermeli her bahanede

Akılda, gönülde, hem de hanede

Bir güneş açmalı kadın dediğin

 

Canlara can katan o avazıyla

Doğuştan akortlu yürek sazıyla

İşvesi, cilvesi hele nazıyla

Gönülde uçmalı kadın dediğin

 

Her çiçekten bin bir koku almalı

Sevgi deryasına her an dalmalı

Taht kurmalı bir gönülde kalmalı

Yaladan kaçmalı kadın dediğin

 

Nezaket, zarafet her an akışır

Huzur, neşe, ümit candan bakışır

İffetli yaşamak ona yakışır

Saf aşktan içmeli kadın dediğin

 

İnciden zümrütten o has duruşu

Her canlıya örnek yuva kuruşu

Bakışı, yüreği keskin vuruşu

Haddeden geçmeli kadın dediğin

 

Kenan ŞAHBAZ

Şub 17

KIZIL ELMA

KIZIL ELMA

Kızılelma denince mesele ile ilgili tarihi metinleri karıştırmak gerekiyor doğal olarak. Ama önce edebiyat cephesine bir göz atalım. Kızılelma kavramının çağdaş zamanlara taşınmasında, halk nazarında bilinmesinde Ömer Seyfettin ve Ziya Gökalp’in, eserleri ile önemli hizmetleri oldu. Gökalp, Kızılelma’nın neresi olduğunu şöyle tarif ediyordu:

“Lütfedip derdime verin şifayı:

Anlatınız bana Kızılelma’yı…

Bu şehir neresi, yolu nereden?

Şimdiye dek var mı oraya giden?”

Osmanlı tarihi denince akla gelenlerden olan Saltukname’ye bir göz atalım:

“Bir ulu şehre çıkdılar kim bir ulu hisar içinde bir ulu kilise kapusu berkitmiş, üstinde bir altun top kubbesinde dururdı, kızıl altundan bir elma resminde idi. Pes andan Şerif Sarı Saltık eyitdi: ‘Bu nedür?’ didi. Eyittiler: ‘Buna Kızıl Alma dirler’ didiler.”

Haydi, o şehrin peşine düşelim. Evliya Çelebi bunları “altı Frenk şehri” olarak sayar: Budin, İstolni, Estergon, Beç, Köln ve Roma. Yahya Kemal Otranto’ya çıkışı Roma Kızılelma’sının ilk adımı sayar:

“Çıktı Otranto’ya pür-velvele Ahmed Pâşâ.

Tûğlar varsa gerektir Kızılelmâ’ya kadar”

Saltukname, Evliya Çelebi dedik de Peçevi’yi unuttuk mu? Peçevi tarihinde mesele lisan-ı halk diliyle şöyle resmediliyor:

” ‘Ehl-i İslam Kızılelma’ya değin fethedecektir’ dedikleri kelâmın sebebi ma’lüm-ı şerif ola ki, ‘ehl-i İslâm Kızılelma’ya değin feth etseler gerektir’ deyu lisan-ı halkta şâyîdir”

Nevzat Kösoğlu merhumun bazı çevrelerin isminden mütevellit kapağını açmağa cesaret etmediğini ihtimal verdiğim “Türk olmak ya da olmamak” kitabında Saltunkname’den nakil 1622’de Avusturya serhadlerinde esir düşüp Roma’ya götürülen yüz doksan Türk’ün esaretten kurtarılmaları için Budin Beylerbeyi’ne gönderdikleri mektuptan şu güzel satırlarla dönemin Kızılelma’sı neresi imiş bakalım:

“Nerede mahbus idüğümüz sual olunursa, Beç’ten (Viyana) öte yüz altmış konak yerdür. Kızıl Elma derler. Sual ederseniz, Kızıl Elma’nın dış kalasında kırk kapusu vardur. Ve ol memlekette (ölmeyip uykuya yattığına inanılan) Rim Papa denilen mel’un hâlâ sağdur.”

Hammer’in rivayetine göre Yeniçeri Ocağı kapatıldıktan sonra bile kılıç kuşanma töreni sonrası Padişah eski kışlalar önünden geçerken Yeniçerileri “Kızılelma’da yine görüşeceğiz” diye selamlardı. 

 

 

Kaynak Yeniçağ  İsmail ŞAHİN

Şub 16

MEHMETÇİK İÇİN ALTIN SÖZLER

MEHMETÇİK İÇİN ALTIN SÖZLER

* Bir ülke, askerini koruyabildiği kadar güçlüdür!

* Asker de üşür, asker de korkar! Ama asker her şeye rağmen dimdik durur ve atılır ileriye!

*Türk askeri böyledir işte! Nerede bir asker görsem, selam durur ve dua ederim. Hepsi evladım, hepsi kardeşim.

* Askerlik onurlu bir görevdir! Bu onuru yaşayanlara selam olsun. Allah hayırlı teskereler nasip etsin. Her can sevdiklerine kavuşsun!

* Eşini evladını anasını babasını kardeşini bırakıp da vatan borcunu ödemeye giden yürekli evlatları korusun Allah! Asker kardeşim!

* Allah’a emanet olasın… Askerim sen şanslısın! Şanınla çok yaşayasın! Dönünce düğünü olacak askerlere askerlik daha da uzun gelir…

Şub 15

Lozan’a kafayı takanlara…

Lozan’a kafayı takanlara…

Lord Curzon, kapitülasyonlar ve Osmanlı Borçları (Düyun-ı Umumiye) konularında anlaşmazlık doruğa çıkınca bir akşam yanında ABD temsilcisi Chaild varken İnönü’ye şunları söyler:

“Tüm dediklerimizi, makul ve haklı olduğuna bakmaksızın reddediyorsunuz. En nihayet şu kanaate vardık ki; ne reddediyorsanız hepsini cebimize atıyoruz. Memleketiniz haraptır, imar etmeyecek misiniz? Bunun için paraya ihtiyacınız olacak, parayı nereden bulacaksınız? Para bugün dünyada bir bende var, bir de yanımdakinde. Unutmayın ne reddederseniz hepsi cebimdedir… Para kimsede yok, ancak biz verebiliriz… İhtiyaç sebebiyle yarın karşımıza gelip diz çöktüğünüz zaman, bugün reddettiklerinizi cebimizden birer birer çıkarıp size göstereceğiz.”

Yanıtı şu olur İsmet Paşa’nın:

“Bunları behemehal alacağız. Biz bunları alalım; siz şimdi verin, sonra gelirsek, istediğinizi yapın.”

Lozan’a hezimet diyen iz’an yoksunlarına kapitülasyonlarla ilgili 28. maddesini bir sunayım. Kapitülasyonlar iktisadi esaret zincirimizdi, işte bu madde ile kırdık onları:

“Antlaşmayı yapan yüksek taraflar, Türkiye’de kapitülasyonların tümü ile kaldırılmasını, her biri kendisi ile ilgili olarak kabul ettiklerini açıklarlar.”

 

Alıntı Yeniçağ  Cazim GÜRBÜZ

Şub 14

ŞANLI YİĞİT TÜRK!

ŞANLI YİĞİT TÜRK!

 

Dağları düz eden kahraman yiğit

Her günün saldırı, her günün şehit

Sebep İmralı’da beslenen o it

Uyan artık uyan, şanlı yiğit Türk!

 

İte, çakala kim tasma takmayan?

Hakk’a, hakikate hakça bakmayan

Yıllar yılı bir Kandil’i yakmayan

Uyan artık uyan, şanlı yiğit Türk!

 

Asla karışmasın saman ile sap

Bizleri yaratan bir Allah’a tap

Haine acınmaz gereğini yap

Uyan artık uyan, şanlı yiğit Türk!

 

Tarihte dağları eritmedin mi?

Dağlardan gemiler yürütmedin mi?

Fitneyi, fesadı çürütmedin mi?

Uyan artık uyan, şanlı yiğit Türk!

 

Şeytanın kibrini def et aradan

Değilsin ki, herkes gibi sıradan

Şükr’et Türk yaratmış seni yaradan

Uyan artık uyan, şanlı yiğit Türk!

 

Kenan ŞAHBAZ

Şub 13

TÜRKLÜĞE EN ÇOK KİMLER ZARAR VERİYOR?

TÜRKLÜĞE EN ÇOK KİMLER ZARAR VERİYOR?

Meslek kuruluşları, kamu kurumu niteliğindedir. Türk Tabipleri Birliği de onlardan biridir ama uzun süreden beri HDP zihniyetli bir kadro tarafından yönetilmektedir. Türkiye’de görev yapan doktorların tamamı Türk Tabipleri Birliği’nin doğal üyesi sayılır ama seçimler delegeler üzerinden yapılır. Kimse Türk doktorlarının çoğunluğunun, HDP/PKK ve PYD çizgisinde olduğunu söyleyemez. Öyleyse, birliğin yapılanmasında bir sorun var demektir.

Suç, insanlar tarafından işlenir. Kurumlar suç işlemez. İnsanların işlediği suçlar yüzünden kurumlar kapatılacaksa, öncelikle Büyük Orta Doğu Projesi’ne hizmet ederek Arap Baharı’nı İstanbul’da tezgâhlayan, ABD’nin isteğiyle Libya ve Suriye’yi parçalayan, yine CIA tarafından yönlendirilen bir cemaati, devletin kılcal damarlarına kadar sokan AKP’nin kapısına kilit vurulmalıdır!                             

***

Tayyip Erdoğan fırsattan istifade, Türk Tabipleri Birliği ile aynı paralelde gösterdiği Türkiye Barolar Birliği’ndeki Türkiye ifadesinin de kaldırılmasını gündeme getirdi!

Türkiye Barolar Birliği, Türk Milleti’nin birliği ve dirliğiyle birlikte, hukukunu da korumaya çalışan en önemli kurumlardan biridir. Bu bakımdan Büyük Orta Doğu Projesi’nin önündeki engellerden biridir!

Nitekim Türkiye Barolar Birliği Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, Tayyip Erdoğan‘a Türkiye’ye millî gözlüklerle bakma çağrısında bulunarak “Türkiye Barolar Birliği’nin her söylemi, her uyarısı, her duruşu, her zaman millî olmuştur. Türkiye Barolar Birliği’nin milli duruşu, Türk Milleti’nce bilinmektedir. Türkiye Barolar Birliği’nin ismindeki ‘Türkiye’ kelimesini de tabelalardan ‘T.C.’ harflerini sildikleri gibi silebileceklerini düşünenler, bizi Türk Milleti’nin kalbinden asla silemezler.”dedi.

Türk Tabipleri Birliği’nin ise öncelikle mevcut yönetimden kurtarılması gerekir. Türkiye’ye karşı suç işleyen bir kadronun iş başında kalması hukuken mümkün değildir! Hukuk sistemi bu işin üstesinden gelebilir.

***

Anayasa’dan Türk kelimesini çıkarmak için Avrupa Birliği’ne söz veren ve bu yönde Anayasa taslakları hazırlayan, uzlaşma komisyonuna sunan ve “Türk olmaktan kurtulduk” diye övünen AKP, Türkiye’ye ve Türk Milleti’ne Türk Tabipleri Birliği’nden daha fazla zarar vermiştir.

Aslında PKK’nın da HDP’nin de talebi, “Türk” kavramı yerine Türklerin, Arapların ve Kürtlerin de mensubiyet duyacağı bir üst kimlik getirmektir. Buna “medeniyet üst kimliği” de diyorlar! Bu şekilde, küçük kantonlardan oluşan büyük bir bölgesel konfederasyon planlanmaktadır. Tabii bu, Türkiye’nin ve Türklüğün tarihe karışması demektir! Önceleri terör örgütü adına Abdullah Öcalan‘ın seslendirdiği konfederasyon modeli, Büyük Orta Doğu Projesi’nin nihai hedeflerinden biridir. Böylece İslâm dünyasını, kendilerine bağlı “ılımlı bir halife” şemsiyesinde yöneteceklerini düşünüyorlar!

 

Alıntı Yeniçağ:  Arslan BULUT

Şub 12

“Ben 73 yıldır bu taşlara bakarım.”

“Ben 73 yıldır bu taşlara bakarım.”

İstanbul’da fabrikaları işyerleri olan çok zengin bir karı koca yaşıyormuş ve çocukları da akrabaları da yokmuş.

Yaşlandıkça maalesef dolandırılmaya, kandırılmaya başlamışlar ki mal mülk ellerinden kayıp gitmiş.

Çok yaşlı olduklarında adamcağız ölüm döşeğinde ve sadece hacizden satılmak üzere olan yalıları kalmış ellerinde.

Bu durumda adamcağız çok yaşlı eşi hanımefendiye, “Parmağındaki tek taş yüzük çok kıymetli. Yıllar önce almıştım sana. Bugünkü değerini bilemem ama satarsan seni kalan ömründe ele güne muhtaç etmez” dedikten birkaç gün sonra vefat eder.

Yalıları da satılınca hanımefendi zengin semtlerin ünlü kuyumcularını gezip fiyat almaya çalışır. Yüzüğü ele alan kimi kuyumcu yarım saat inceleyip, kimi kuyumcu komşularını da çağırıp yüzüğü gözlerine taktıkları özel mercek ile inceledikten sonra 300 ile 600 bin dolar arasında çok değişik fiyatlarla satın almak isterler.

Kapalıçarşı’da da benzer rakamlar alırken yaşlıca bir kuyumcu, “Abla sen buralarda dolanma. Al şu kartviziti oraya git. Bu gayrimüslim usta hem gerçek değerini söyler hem de çıkan parayı ödeyerek alır ve o kolayca satar” der.

Hanımefendi gider adrese yüzüğü verir, usta merceği gözüne takar sadece 20-30 saniyede, “Hanım ben bu yüzüğü 950 bin dolara alır, 1,2 milyon dolara da satarım” der.

Şaşıran ve en yüksek fiyatı bulan hanımefendi, “Usta yanlışlık olmasın. 10-15 kuyumcu yarım saatten, 1,5 saate kadar inceleyip çok daha az fiyat verdiler. Sen saniyeler içinde karar verdin. Nasıl olur?” diye sorar.

Usta, “Hanım 73 yıl + 30 saniye. Ben de 73 yıldır bu taşlara bakarım” der.

Şub 11

BU CEZA DEĞİL ÖDÜLDÜR!

BU CEZA DEĞİL ÖDÜLDÜR!

“Sen çıkar ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ dersen, başkası da çıkar, ‘Ne mutlu Kürdüm diyene’ der” diyen zihniyet..

“Bizim inancımız kavmiyetçiliği yasaklamıştır. Kafatasçılık yapmanın ne manası var” diyen akıllar..

“Ne mutlu Türküm diyene” diye biten ANDIMIZI kaldıran hasetler..

Türk’e ve Türklüğe dair ne varsa silip süpüren, Bayrak şiirini ders kitaplarından çıkaran zekalar..

Resmi kurumlardan ‘Türkiye Cumhuriyeti’ ibaresini kaldıran abiler, TÜRK Tabipler Birliği ile polemiğe girdi..

Türk adını silmak HDP’lilerin, pkk’lıların ve onların borazanlarının, bu arada hala sizi savunan kalemşörlerin yıllardır rüyasını gördükleri bir işi, bu güruhu cezalandırmak için

yapmaya kalkmak, asla saflık değil.. Bu iş, bildiğin taammüden.. Fırsat bu fırsat deyip, fırından taze çıkmış argümanla, dikkat buyurun, ilk hedef ‘TÜRK’ kelimesi..

Tıpkı İmralı’daki terörist gibi, tıpkı onun siyasi temsilcisi HDP gibi, tıpkı bunların borazanları gibi..

Cezalandırmıyor, hayalini gerçekleştiriyor..

 

 

Kaynak Yeniçağ:  Murat İDE

Şub 10

KANADA’DAKİ KARS

KANADA’DAKİ KARS

Kanada’daki Kars’ın öyküsü 152 yıl önce şöyle başlar:

Akdeniz’e inmeye çalışan Çarlık Rusya‘sı 3 Temmuz 1853’te Eflâk ve Buğdan’ı işgal eder. 30 Kasım 1853’te Sinop’u basar; Osmanlı donanmasını yakar.

Balkanlar’a fitne salar…

Balkanlardaki bu durumdan tüm Avrupa etkilenir. Rusya’ya karşı İngiltere, Fransa ve Osmanlı Devleti, 27 Mart 1854‘te ittifak antlaşması imzalar.

Rusya’ya savaş açılır…

Osmanlılar ittifak ordusuyla Kırım’a asker çıkartır ve “Sivastopol önünde yüzer gemiler…” diye Türk milleti türküler yakar… Osmanlı ordusu ağırlıklı olarak Kırım’dayken, Rusların Kafkas ordusu 14 Haziran 1855’te Kars’ı kuşatır. Fakat Ruslar ilerleyemez.

Çünkü az sayıdaki asker yanında, sivil halk ölümüne direnmektedir.

Bu öyle bir direnmedir ki, kadınlar, çocuklar, yaşlılar aman vermez düşmana… 105 gün süren kuşatma sonunda Ruslar çekilmek zorunda kalır.

Bu zafer üzerine Sultan Abdülmecit, Kars’ı savunan asker ve sivile “Gâzi” unvanı verir. Devlet “Kars Nişanı” adlı bir madalya çıkartır.

Karadeniz’de işleyen buharlı bir gemiye Kars adı verilir.

Takvim-i Vekâyi ve Ceride-i Havadis gazeteleri “Kars özel sayısı” yayımlar.

Kars savunması sürerken Kars’ta bulunan İngiltere’nin gözlemci subayı General Fenwick Williams, İngiliz elçiliğine gönderdiği raporda “Burada kadınlar, çocuklar, yaşlılar, askerle birlikte savaşıyor. Böylesi görülmedi. Türklerin gerçeği Kartacalıların efsanesini geride bırakır” der.

Gerçekten Türk’ün o yiğit yüreği, değil Kartaca, değil Paris dünyayı kuşatır!

Bu haber tüm Avrupa‘da hayranlık uyandırır. Kars savunması Paris’in açık hava tiyatrolarında on bin kişilik figüranlarla sahnelenir… Avrupa Kars savunmasıyla çalkalanırken İngiltere, sömürgesi Kanada’ya deniz altından telgraf kablosu döşeme işini bitirir. Bu hattan ilk haber olarak Türklerin Kars savunması Kanada‘ya ulaşır… Kanada’da Wellington adlı iki kasaba vardır. Ottowa yakınındaki Wellington’a ait postalar diğer Wellington’a gitmektedir. Bu karışıklıktan bıkan Ottowa yakınındaki Wellingtonlular adlarını değiştirme kararı alırlar.

Kasabada ‘hangi adı alalım’ tartışmaları sürerken Türk’ün Kars destanı haberini öğrenirler. Tüm kasabalılar “Bu kahraman kentin adını kasabamıza verelim” derler… Böylece Wellington, 1855 yılında Kars adını alır… Türklerin bu olaydan haberi ancak 99 yıl sonra olur. Nasıl mı?

Rahmetli Burhan Göksel 1954’te Kanada’da askerî görevdeyken Kars kasabasını tesadüfen bulur. Bunu “Kars’ı Tanıtma Derneği“ne haber verir.

Kanada’daki Kars ile bizim Kars’ımız yazışmaya başlar. Kardeş şehir olurlar.

 

Alıntı Yeniçağ: Mevlüt Uluğtekin YILMAZ

Şub 09

Kendi halkını zehirleyen iktidar!

Kendi halkını zehirleyen iktidar!

Türkiye, “topyekûn bir saldırı” altında ama toplumun çoğunluğu bunun farkında değil. Bunun bir sebebi, saldırının önce medyadan başlamasıdır. Medyanın el değiştirmesi veya muhalefet etmese bile gerçekleri yazabilecek gazetelerin susturulması sonunda, halkın bilgilendirilmesi mümkün olmuyor.

Türkiye, Akdeniz’den Hakkâri’ye kadar ABD’nin silahlandırdığı bir terör örgütü tarafından kuşatılmış durumdadır. Bu arada Ege’de 18 Türk adası 2004 yılından sonra Yunanistan tarafından işgal edilmiştir. Türkiye, siyasi iktidarın Suriye politikası sayesinde başlatılan bu kuşatmanın bir kısmını, askeri müdahaleyle ortadan kaldırmaya çalışırken, iç cephede de gerek iktidarın partizan ve ideolojik bir dil kullanması, gerekse, “millî ve yerli” olan ne varsa silmeye kalkışması çok büyük zaaf meydana getiriyor.

İlkokula başlayan 1.5 milyon Türk çocuğunu ahmaklaştırmak için bilimsel yöntemlerle hazırlanmış kitaplar okutulması, bu arada yediden yetmişe bütün halkın sağlığını bozmak için nişasta bazlı şeker kotalarının artırılması, pancar, buğday ve tütün ekiminin sınırlandırılması da birlikte düşünülürse, Türkiye’nin nasıl bir saldırıyla karşı karşıya olduğu daha iyi anlaşılabilir.

***

Türkiye aslında dış kaynaklı bu saldırıların tamamını etkisiz bırakacak güçtedir. Fakat sorun şu ki siyasi iktidar, başlangıçta FETÖ ile iş birliği içinde, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla orduyu zaafa uğratmaya çalıştığı gibi eğitimi ve halk sağlığını bozacak kararlar da alıyor. Kısacası Türkiye, kendi siyasi iktidarı tarafından çökertiliyor ama halk bunun farkında değil. Halk, kahramanlık hikâyeleri ile avunmayı tercih ediyor. Çünkü gerçekler can acıtıyor ve hayal aleminde yaşamak daha “tatlı” geliyor!

Tıpkı, nişasta bazlı şekerin daha “tatlı” gelmesi gibi! Oysa, Amerikan Cargill firmasının talebiyle devamlı nişasta bazlı şeker kotalarını artıran siyasi iktidar, doğrudan halkın sağlığıyla oynuyor. Üstelik Sağlık Bakanlığı mensupları tarafından hazırlanan rapora göre, nişasta bazlı şeker, kansere, şeker hastalığına ve obeziteye sebep oluyor.

 

Alıntı Yeniçağ: Arslan Bulut

Eski yazılar «