Kas 26

Cihat Yaycı’dan dikkat çeken Yunan adaları çıkışı:

Cihat Yaycı’dan dikkat çeken Yunan adaları çıkışı: Egemenlik devir şartları ortadan çıktı.

Müstafi Tümamiral Yaycı, gayri askeri statüde olmak kaydıyla Yunanistan’a devredilen 23 adanın egemenlik devir şartının ortadan kalktığını açıkladı.

Türk Denizcilik ve Global Stratejiler Merkezi Başkanı, Müstafi Tümamiral Doç. Dr. Cihat Yaycı, Necmettin Erbakan Üniversitesinde (NEÜ) gerçekleştirilen “Deniz Hukuku ve Mavi Vatan” konulu konferansta öğrencilerle buluştu. NEÜ Hukuk ve Adalet Topluluğu tarafından Ahmet Keleşoğlu Yerleşkesi, Nezahat Keleşoğlu Konferans Salonu’nda düzenlenen programda ilk olarak NEÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Zekeriya Mızırak kürsüye geldi.

 “Mavi Vatan ile Türkiye’nin Geleceği Çok Açık”

Prof. Dr. Mızırak, “Mavi Vatan” kavramının bir duruş ve varoluş kavramı olduğunun altını çizerek, “Bu kavramı ortaya atan ve savunanlara şükranlarımı sunuyorum. “Mavi Vatan, Türkiye’nin bir deniz ülkesi olduğunun da bir işareti aslında. Denizler sadece turistik amaçla kullanılan yerler değil, bir ulaşım, ekonomik kalkınma ve savunma arenası aynı zamanda Mavi Vatan ile beraber Türkiye’nin Doğu Akdeniz’deki karbon ve doğalgaz yataklarının da önemli bir parçasına sahibiz. Bugün dünyadaki en önemli konulardan bir tanesinin ‘enerji güvenliği’ olduğunu düşündüğümüz zaman, Mavi Vatan ile beraber Türkiye’nin geleceğinin ne kadar açık olduğunu ve geleceğe ne kadar güvenle bakabileceğimizi görebiliriz” dedi.

NEÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Zekeriya Mızırak’ın açılış konuşmasının ardından konferansa geçildi.

“Türk Milleti, Kökünden İtibaren Denizciydi”

Barbaros Hayrettin Paşa’nın ifade ettiği, ‘Denizlere hakim olan, cihana hakim olur’ deniz stratejisinin, ondan yüzyıllar sonra gelen stratejistler tarafından kopyalandığını aktaran Doç. Dr. Cihat Yaycı, “Bu ifadenin benzerini, Barbaros Hayrettin Paşa’dan yaklaşık 300 yıl sonra gelen Mahan kullanmıştır. Bu düşünceyi savunan herkes, deniz stratejisini Barbaros Hayrettin Paşa’dan öğrenmiştir. Bunu ‘Bizim Türk milleti denizci değildi, denizcileşmesi lazım’ diyenlere bir cevap olsun diye söylüyorum. Türk milleti, kökünden itibaren denizciydi. Bizim kökümüz bu topraklarda 7 bin yıl öncesine gider. Biz Malazgirt Savaşı ile Anadolu’ya ilk defa girmedik. Anadolu’ya son kez ve tüm Anadolu’yu yurt yapacak şekilde girdik” şeklinde konuştu.

“Yunanistan’a Devredilen 23 Adanın Egemenlik Devir Şartı Ortadan Kalkmıştır”

Gayri askeri statüde olmak kaydıyla Yunanistan’a devredilen 23 adayla ilgili konuşan Doç. Dr. Yaycı, şunları söyledi: “23 tane ada Yunanistan’a 1923 Lozan Antlaşması ve 1947 Paris Barış Antlaşması ile gayri askeri statüde olmak kaydıyla verilmiştir. Gayri askeri statüde Yunanistan ancak polis ve jandarma bulundurabilir, asayişi temin için. Onlar da bir tabanca, bir kılıç ve bir tüfek bulundurabilirler ellerinde, 100 kişiyi aşarsa da bir makineli tüfek olabilir. Yunanistan buralara hava alanları, tanklar, tüfekler her şeyi koydu. Dolayısıyla egemenlik devir şartı ortadan kalkmıştır. Bu adaların egemenlikleri tartışmalı hale gelmiştir” diye konuştu.

“Münhasır Ekonomik Bölge İlan Etmeliyiz”

Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de, Libya ile yapılan anlaşmanın benzerini Mısır, Filistin, İsrail, Lübnan ve Suriye ile de yapması gerektiğini savunan Doç. Dr. Cihat Yaycı“Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin önerdiğinden daha fazlasını, yani Mısır’ın 21 bin, İsrail’in 5 binden fazla, Lübnan’ın bin 620, Suriye’nin bin 100 kilometrekare daha fazla denizalanı kazanacaklarını ortaya koyarak Münhasır Ekonomik Bölge (MEB) ilan etmeliyiz” ifadelerini kullandı.

Konferans, NEÜ Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Zekeriya Mızırak’ın Doç. Dr. Cihat Yaycı’ya hediye takdimi ile sona erdi. (İHA)

 

Kaynak: Yeniçağ

Kas 25

SİZİN KALBİNİZ BOZUK

SİZİN KALBİNİZ BOZUK

Kuraklık var, yağmur yağmıyor, nefesi kuvvetli bir hoca getirmişler, hep beraber tepeye yağmur duasına çıkmışlar, akşama kadar dua etmişler, bir damla yağmur düşmemiş…
“Hani hocaefendi, yağmur nerede?”
Hoca terslemiş:
“Sizin kalbiniz bozuk!”
“Niye?”
“Eğer yağmur yağacağına inansaydınız, şemsiye taşırdınız. Bir ben inandım, şemsiye aldım, o da yetmedi!”

Kas 24

ÖĞRETMEN KATLEDENLER…

ÖĞRETMEN KATLEDENLER…

Ne zaman 24 Kasım Öğretmenler Günü gelip çatınca, bizim gibilerin aklına şehit öğretmenler gelir önce… Terör örgütü, bir bölgede darbe yiyince, karargâh misilleme istiyordu… Silahsız öğretmeni vurmak, en kolay, en risksiz, en alçakça misilleme yöntemiydi…

Şemdin Sakık, mektuplarında, öğretmenlerin katledilmesinin örgüt için ideolojik kılıfı olduğunu anlatıyordu… Sakık’a göre terör örgütünün öğretmen öldürülmesini meşrulaştıracak gerekçesi şuydu: “Örgütte şöhret yapmak, öne çıkmak, kanlı sicile katkıda bulunmak ve ‘eylemi kayıpsız atlatmak’ çok cazipti… Ayrıca onlar ‘faşist T.C.’nin asimilasyonla görevli memurları’ydı…”

HDP’nin seleflerinden hiç ses çıkmamıştı bu masum katliamlara… Bugün o çizgiyi sözde ‘demokrasi’ gerekçesiyle normalleştirmeye çalışanlar, her öğretmen katledildiğinde neden sessiz kaldıkları sorusunu sormadılar, HDP’nin seleflerine, BDP’ye, HADEP’e vs…

Peki, bugün HDP’de bu kanlı tarih karşısındaki sessizliğe karşı bir pişmanlık duygusu, bir eleştiri, farklı bir gelecek iması var mı? Kesinlikle yok ama HDP’den bir ‘Türkiye partisi’ çıkarmaya çalışan İstanbul’un tuzu kuru angut radikallerine gel de bunu anlat…

***

Mustafa Önsel Ağabey yazmıştı… Arkadaşı olan dönemin Bismil İlçe Jandarma Komutanı anlatıyor o anı: “Masadaki ekmek ve yoğurtla, piknik tüpünün üstündeki kızartılmamış bibere takıldım. Öylece duruyorlardı. Akşam yemeklerini bile yiyememişlerdi. İçim acıdı birader. Ben bile gözyaşlarıma hâkim olamadım. Bunca olay gördüm, bundan etkilendiğim kadar hiçbirinden etkilenmedim…”

Bir baba ve kızın ölmeden önce hazırladıkları son yemekti o… 21 yaşında henüz 25 günlük öğretmenken Diyarbakır’ın Bismil ilçesi Çavuşlu köyünde katledilen Tekirdağlı Neşe Alten ve babasının yemeği… Geçen ay Neşe’nin ölüm yıldönümüydü… Kadere bakın ki, kızının şehit düştüğü günden beri hayat görmeyen anne de geçen ay aynı gün vefat etti…

Diyarbakır Hantepe’de diğer meslektaşlarının içinden ‘seçilerek’ alınıp katledilen öğretmenler ‘ideolojik tercih’in sonucuydu…

Midyat Bağözü köyüne yeni tayin olan Muhammet Yıldız, öğrencilerin gözü önünde sınıftan çıkarılıp, ağaca asılarak şehit edilmişti…

Yüzlerce acı hikâye var öğretmenlerimizle ilgili… Bismil Babahaki’de küçük kızları Mahinur’un gözleri önünde şehit edilen öğretmenler Ayşe ve Numan Konakçı gibi…

Van’dan İstanbul’a giderken otobüsü durdurulan ve 26 yaşında katledilen Hayati Kapukaya ve 2 aylıkken yetim kalan kızı Betül gibi…

Ergani’de babası Murat Sarı ve öğretmen annesi Aynur Sarı’yla birlikte katledilen bebek Uğur gibi…

Stalinist yöntemi benimsemiş, düşmanlığın bile namusu olabileceğinden nasipsiz bir cinayet şebekesi tarafından şehit edildi, o öğretmenler…

***

Aynı cümlelerle bitirelim: Kimisi babalarının kıyamayıp, kendilerine eşlik ettikleri kızlarıydı… Kimisi kocasını yalnız bırakmak istemeyip, dengi toplayarak, beşikteki çocuklarıyla bilmedikleri topraklara, ‘kader’e koşan eşlerdi… Çoğu fakir ailelerden gelmeydi, görev bölgelerini seçecek lüksleri olamazdı…

Nereden bileceklerdi, memleketin doğusuna doğru istikbale koştuklarını zannederken aslında namluya sürülmüş kurşunlara koştuklarını?

O öğretmenler açılmayan kapıları açtılar, girilmeyen okullara girdiler, dalgalanmayan bayrağı dalgalandırdılar… Masum ve savunmasızdı hepsi… Öldürülmeleri bir kelebeği öldürmek kadar kolaydı… Terörizmin ‘sıcak kan’ ihtiyacı depreştikçe, babalarıyla, eşleriyle, yavrularıyla birlikte katledildiler…

Rahmet olsun Neşe’ye, Aybüke’ye, Necmettin’e ve diğerlerine… Dileriz 24 Kasımlar ‘vefanın yıldönümü’ olur…

 

Alıntı: Servet Avcı

Kas 23

PROF. DR. ABDÜLKADİR DONUK

PROF. DR. ABDÜLKADİR DONUK 

Ünlü tarihçi Zeki Velidi Togan, “Bugün Türkistanlı bir genç geldi. Tarihçi olmak istediğini söyledi. Herkes doktor, mühendis olmak isterken, ilk defa tarihçi olmak isteyen birisiyle karşılaşıyorum.” demişti.

O Türkistanlı genç, Cumhuriyetin 15’inci yılında Ceyhan’ın Sağkaya köyüne gelip yerleşen Karakalpaklar arasından yetişmiş ve Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu’nun da doktora öğrencisi olan Prof. Dr. Abdülkadir Donuk idi.

***

Bugün son yolculuğuna çıkan Donuk Hoca, hiçbir zaman kendisini bir göçmen ailenin çocuğu olarak düşünmedi. Çünkü o Türk tarihini de Türk Dünyasını da bir bütün olarak görürdü.

Öyle ki YÖK kurulup, vize sınavları konulduktan sonra birinci sınıf öğrencilerine ilk vize sınavında her dönem “tarih şuuru nedir?’ sorusunu sorardı.

Bu soruyu, hocalarının izinde, Eskiçağ, Ortaçağ ve Yeni/Yakınçağ kurgusuna karşı olmaktan dolayı sorardı. Zira Prof. Dr. Necmettin Alkan’ın “Tarihin Çağlara Ayrılmasında Üçlü Sistem ve Avrupa Merkezci Tarih Kurgusu” başlıklı makalesinde ifade ettiği gibi “Üçlü sistemin esin kaynağı olan tarihî arka plan, fikirler ve teolojik meşruiyet Hristiyanlıktan alınmış; sistemin içini dolduran olaylar ise tamamen Batı Avrupa kara parçası sınırları içinde cereyan etmiş olaylardan seçilmiştir. Bunların haricinde Yahudilik de belli oranda etkili olmuştur.”

Abdülkadir Donuk, 1990 yılında Elazığ’da bir sempozyumda 1984’te kaybettiğimiz

Kafesoğlu’nun konuyla ilgili görüşlerini, “Türk Tarihinin Taksimatı” adlı tebliğ ile sunmuştu.

Donuk Hoca, öğrencilerine ilk derslerde bu bakış açısını verirdi…

***

Biz Abdülkadir Hoca ile daha çok telefonla görüşürdük. Türk Dünyası Kurultaylarında daha geniş sohbet etme imkânı bulurduk.

Bir defasında, Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Turan Yazgan ile birlikte, vakfın Kazakistan ve Kırgızistan’da açtığı okulları ziyaret edecektik. Geziye benim de katılacağımı öğrenen Prof. Dr. Abdülkadir Donuk, benden bir ricada bulunmuştu. Hoca, “Arslan’ım, Sovyetler Birliği döneminde, Türklerdeki utanma duygusunu yok etmek için başlatılan bir uygulama var. Dikkat et, tuvaletler arasında bölme, duvar yoktur… Oysa utanma duygusu Türklerin temel özelliklerinden biridir. Utanma duygusunu kaybeden bir millet, diğer niteliklerini de kaybeder… Bu gezide, bu konuyu da inceler misin?” demişti.

Otellerde her odada bir tuvalet bulunduğu için bu durumu daha önceki gezilerde fark etmemiştim.

Gezi boyunca, halkın, memurların hatta üniversite öğrencilerinin kullandığı tuvaletlere baktım… Bütün tuvaletler, aralarında hiçbir bölme konulmadan aynı mekân içinde yan yana dizilmiş durumda idiler…

***

Donuk Hoca, Oğuz Çetinoğlu’nun kendisiyle yaptığı bir söyleşide, Türk Dünyası’na nasıl bakmak gerektiğini şöyle izah etmişti:

“Türkiye’nin de dâhil bulunduğu yaklaşık 250 milyona yakın Türk dünyasını bütün olarak ele almak, birbirinden ayrı kalmış Türk toplulukları arasındaki tarihî ve kültürel bağları, ilmî olarak tespit etmek gerekmektedir. Binlerce yıllık tarih birliği yanında günün problemleri açısından da bütün Türk âleminin bir mukadderat ortaklığının ana çizgisi üzerinde bulunduğu inkâr edilemez. İçimizde aydın geçinen bazı gruplar Türkiye ile Türk dünyası arasındaki bağı koparmak, böylece Türkiye’yi sadece Anadolu Türklüğünden ibaret kılarak yalnızlaştırmak istemektedir. İddialarına göre dışarıdaki Türklerle Cumhuriyetimizin ne politik, ne kültürel bağları kalmıştır.  Oysa dış Türkler Türkiye için bir kuvvettir, dış Türkler için de Türkiye bir ümittir. Ümitle kuvvetin birleştiği ‘Bütün Türklük’ deyiminde Türk dünyasının mukadderat birliği en veciz ifadesini bulur.”

 

Alıntı

Kas 22

KENDİ KENDİNİ ALDATAN ÜLKE

KENDİ KENDİNİ ALDATAN ÜLKE

 

Enflasyon muhasebesi…

Enflasyon muhasebesi, parasal olmayan değerlerin, enflasyon düzeltmesinde dikkate alınacak tutarlarının düzeltme katsayısı ile çarpılması sonucunda, finansal tablonun ait olduğu tarihteki satın alma gücü cinsinden hesaplanması olarak tanımlanıyor.

Türkiye aslında enflasyon muhasebesine geçecekti ama bizim cingözler hemen Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile ertelediler.

Neden ertelediler?

Çünkü eğer enflasyon muhasebesine geçilmiş olsa gerçekler ortaya çıkacak. Yani bu kârların büyük bir bölümü uçacak. Enflasyon karşısında eridiği görülecek. Tıpkı maaşlarımızın ya da paramızın enflasyon karşısında eriyip yok olduğu gibi.

O halde şu soru aklımıza gelmeli: AKP neden enflasyon muhasebesini istemiyor?

Yanıt çok basit! Bu illüzyonun, dahası kandırmacanın bitmemesi için.

Enflasyon muhasebesine geçildiğinde herkes görecek ki, öyle büyük kârlar yok. Kârların nasıl enflasyon karşısında eriyip yok olduğu ortaya çıkacak.

Aslında enflasyon muhasebe sistemine geçilmemesi bazı banka yöneticilerinin de hesabına geliyor.

Ne kadar büyük kârlar elde edildiğini medyaya yansıtıp başarısını gösteriyor.

Tıpkı Avrupa’nın bizi kıskandığını düşünmek gibi bir şey. Avrupa bankalarının kârı düşerken, bizim bankaların kârı 5’e katladı.

Bu bile yeter! Tabii ki, bu sonuçtan herkes mutlu.

CEO daha fazla prim alacak. Patron ise şirketinin-bankasının ne kadar kârlı olduğunu anlatıp hava atacak.

AKP ise Türkiye’de işlerin ne kadar iyi gittiğini söyleyecek.

Buna ilk itiraz eden Garanti Bankası’nın sahibi İspanyol BBVA oldu.

Bu kârların gerçekçi olmadığını ve mutlaka enflasyon muhasebe sistemine geçilmesi gerektiğini açıkladı.

Türkiye’de öyle bir şey yok! Ayrıca oyunbozanlığa da gerek yok. Türkiye’de her şeyi güllük gülistanlık göstermek varken, kral çıplak demenin ne âlemi var?

Söylenecek bir şey yok aslında.

Kendi kendini aldatan bir ülke ve bile bile bu aldatmacaya inanan 84 milyon.

İşin en garibi ise bu oyunu herkesin oynaması.

 

 

Alıntı: Remzi Özdemir

Kas 21

BİRDİR KADERİMİZ

BİRDİR KADERİMİZ

 

Her akşam Güneş Ay’a bırakırken yerini

Nur ışığından verir kaybetmez hiç ferini

Seveceksen sen de sev gönül böyle birini

Ömrünü sultan ömrü geceni gündüz etsin

 

Ateşten aşk gömleği çoktan giymişim meğer

Hiç farkında değildim gerçek beymişim meğer

Alışmışım diyordum tiryakiymişim meğer

Tüketirse ömrümü böyle bir aşk tüketsin

 

Bu öyle bir sevgi ki yanardağı andırır

İşte bu yüce sevgi gönülleri kandırır

Var mıdır, böyle sevgi herkesi kıskandırır?

Ömründeki her anı bir Cennete benzetsin

 

Birdir, Kalu Bela’da yazılmış kaderimiz

Hiç olmasın  şüphemiz, kaygımız, kederimiz

Bir gün, Hak gerçek olur bulursa ecelimiz

Ruhumuz mahşerde de birbirini gözetsin

 

Kenan Şahbaz

Kas 20

ARTIK ANLAYIN İŞTE!

ARTIK ANLAYIN İŞTE!

” Artık anlayın!

İstese rektörde, elçide, valide, bakanda, genel müdürde atattırır. AMA İSTEMİYOR.

Artık anlayın!

İstese Atatürk’e, cumhuriyete, ulus devlete dil uzatanın dilini de, soluğunu da keser, AMA İSTEMİYOR.

Bugün çıksın, “Bu imamlar kimin imamı? Ne yapmak istiyorlar? Atatürk’le, cumhuriyetle ne alıp veremedikleri var ?” desin ertesi gün hepsi görevden alınır, AMA İSTEMİYOR.

Neden?

Nedenini kimse bilmiyor.

İşin daha vahimi, nasıl bir liderlikse hiç kimse sormaya cesaret de edemiyor. Ne siyaset böyle bir lider gördü. Ne de Sultan Süleyman böyle saltanat sürdü.

En rağbet gören görüş ” Devket adamı, devlet için, devlet ne derse onu yapıyor ” sözü oluyor.

Bundan o kadar büyük bir gurur duyuyor, bu sözle o kadar kendilerinden geçiyorlar ki, ne söylesek, ne yapsak bu saçma sapan mantığın içinde eriyip yok oluyor.

Eğer bu iddia doğruysa, demek ki DEVLET, geçmişte olduğu gibi BUGÜNDE bizi yine istemiyor.

Yani bu, seviniyorsunuz da sevinilecek değil, üzülecek bir şey arkadaşlar

Ülkücülerin üst düzey devlet kadrolarında olmasını

Burayı altını çizerek yazıyoruz.

Ya ZATI ALİLERİ

Ya DEVLET

Ya da İKİSİ BİRDEN İSTEMİYOR.

Sevgili ‘ dava adamı’ kralları! Sevgili ülkücüler! Bu iş şayet dediğiniz gibiyse ve üstüne üstelik de had safhada bir beka sorunumuz varsa bu konuyu tekrar düşünmelisiniz.

Bizi devlette, devletin bekası için önemli olan kurum kuruluşlarda istemeyen kim?

Soru gayet açık!

Niye? Devletin önemli ve kilit noktalarında

Valilik, elçilik, rektörlük, genel müdürlük, müsteşarlık, TRT, SPK, YÖK, ÖSYM… gibi görevlerde badem bıyıklılar görevlendiriliyorlar da

Polislikte, uzman er ve uzman çavuşlukta, cephede, ateş hattında ülkücüler görevlendiriliyor?

Bu soruya bütün ülkücüleri tatmin edecek mantıklı bir cevabın verilmesi gerekiyor.

Bu konuda bir fikriniz yoksa lütfen, boşa ülkücülük havası atıp artistlik yapmayın, çünkü Hilal TRT yi, Egemen, Ozan, Kavakçı Dış İşlerini, “bir yılda 850 bin Suriyeli çocuk doğdu zenginleştik” diyen arkadaş İç İşlerini, Türkçe yasaklanmalı diyen zevat Milli Eğitimi, Kurtuluş Savaşını inkâr eden… Meclisi yönetirken, ülkücüler ateş hattında ölüyor.

Demek ki devletin ülkücülere bakış açısı 12 Eylülde neyse, bugünde aynı. Zihniyette hiç bir değişiklik yok. Türk milliyetçiliğine ve ülkücülere karşı küresel güçlerce telkin ve teşvik edilen hastalıklı ve düşmanca tavır aynen devam ediyor.

Dün sorguda işkencede döve döve öldürüyorlardı bugün de ateş hattına sürüyorlar. Tıpkı Osmanlı da olduğu gibi, yine sefasını süren başkaları kanları dökülen Türkler.

“E Efendim iktidar olan onlar, olacak elbette o kadar” diyebilirsiniz de

Hayır efendim! İktidar olan onlar olabilir, ama iktidarda tutanda sizsiniz.

Bugüne kadar Türk siyasi tarihinde AKP kadar devlet kadrolarını ülkücülere kapatan başka bir parti olmamıştır.

Fakat ne yazık ki ülkücülerce AKP kadar desteklenen bir başka partide olmamıştır.

Bu tarihi çelişki ve saçmalık kendilerini muhafazakâr ülkücü olarak adlandıran ya da öyle görülen kesimin ülkücü harekete ve dolayısı ile ülkeye yaşattığı önemli ve tarihi bir bedeldir.

Gaflet ve ihanetin niyetleri ayrı olsa da sonuçları aynıdır.

Muhafazakârlığın ne olup, ne olmadığı, nerde başlayıp nerede bittiğini artık bilmek zorundayız.

Tepeden tırnağa bütün kadrolar badem bıyıklılarla dolmuş. Ülkede liyakatsızlıkta hat safhadayken pırıl pırıl ülkücüleri bırakıp, bunlarla övünmek, maharet değil cehalet, muhafazakârlık değil ihanettir.

Sevgili dostlar hiç bir parti başkanı partisini “Sizin bilmediğiniz şeyler var “iddiasıyla yönetemez.

Hele bir aydın hareketi olan Türk milliyetçiliğinde bu asla söz konusu olamaz. Oluyorsa orada Türk milliyetçiliği yok demektir.

Kimi desteklerseniz destekleyin, herkes sizin neden ve niçin desteklediğinizi bilmek zorunda.

“Efendim ‘Beka ‘için destekliyoruz” İYİ güzelde devlette ülkücülere yer verilmemesinin, Fetö’nün siyasi ayağının araştırılmamasının, okullarda ‘Ant’ın kaldırılmasının, yola, köprüye, hastaneye fahiş fiyatla garantör olunmasının, üç dört yerden maaş alınmasının, elektriğin, Telekomlunun özelleştirilmesinin, devletin neyi var neyi yok satılmasının, halkı aç, gençleri umutsuz bırakmanın bekayla ne alakası var?

Bakın doktorlar gidiyor

Yarın mimarlar, mühendisler de gidecek

Öbür gün yazarlar sanatçılar

Gençlerin durumu ortada

Yetişmiş pırıl pırıl beyinler adeta kovulurken onların yerine akın akın Suriyeliler, Iraklılar, Afganlar dolduruluyor.

Ülke tarihinde görülmemiş tehlikeli ve karanlık bir istilanın içinde, ama siz hala maval okuyorsunuz.

Hani işiniz gücünüz bekaydı bundan daha ala beka mı olur?

Gelişmiş ciddi ve medeni devletlerde ülkeye sığınmacı alınmasının sınırı ve şartları bellidir. Bu bir beka ve güvenlik sorunudur. Kaç yılda ne kadar çoğalacaklarını, entegre olup olmayacaklarını düşünmek zorundasınız.

Plansız programsız “Saldım çayıra Mevla’m kayıra” kafasıyla 10 milyondan fazla sığınmacıyı ülkeye doldurduktan sonra her sözünüz beka, her yeriniz ülkücülük olsa ne olur, olmasa ne olur?

Farkında mısınız? Tarihe Türk toplumuna kurulan en büyük, en tehlikeli oyunu seyreden hatta sessiz ve tavırsız kalarak ortak ve destek olan ne yaptığını bilmeyen tarih ve milliyetçilikten bihaber şaşkın ülkücüler olarak geçeceksiniz.

” Sivil istila ” sözünüzün hiç bir önemi yok, çünkü ne dediğinizin arkasında durdunuz, ne de yumruğunuzu masaya vurdunuz. Dediğiniz gibi bu hakikaten sivil bir istilaysa ki öyledir. Allah aşkına söyler misiniz ülkücülerin istilaya karşı duruşu bu mudur? ”

 

Alıntı: Hasan Gömleksiz

Kas 19

ALİYA İZZET BEGOVİÇ’TEN ALTIN SÖZLER

ALİYA İZZET BEGOVİÇ’TEN ALTIN SÖZLER

♦Ahlaklı ateist olabilir, ama ahlaklı ateizm olamaz.

♦Sevgi ve dayanışmanın, paylaşmanın olduğu yerde ölüm değil hayat vardır.

♦Milliyet tabii bir akrabalık bağına dayalıdır, İslam ise ruh, hukuk ve ahlaka dayalı bir bağdır.

♦Çünkü şans sadece cesurları takip eder ve yalnızca iyi ve sağlıklı halklar iyi hükumet sahibi olma ‘şansına’ sahiptir.

♦Milliyet tabii bir akrabalık bağına dayalıdır, İslam ise ruh, hukuk ve ahlaka dayalı bir bağdır.

♦Sanat için soyunana alkış tutanlar Allah için giyinene neden zulmeder?

♦Fakat Müslümanlar İslam’ı takip etmemektedirler. İlki için şahit olarak tarihi, ikincisi için kendimi, sizi ve hepimizi alıyorum.

♦Bizler insan olmaya ve insan kalmaya çalıştık ve başarılı olduk. Ancak bunu onlardan(sırplardan) dolayı yapmadığımızın altını çizmeliyim. Kendimizden dolayı insan kalmaya çalıştık, onlardan dolayı değil. Onlara hiç bir şey borçlu değiliz.

♦Allah, hayvanlardan farklı olarak bizi dik yürür şekilde yarattı. Çoğu insan bu imtiyazı kullanmaz, hayatlarının çoğunda eğilirler, hatta sürünürler. İnsan böyle mi yapmalı? Allah’ın bu büyük nimetlerini, dik yürümeyi reddetmek nankörlük değil mi?

Kas 18

“DEVLETİN DİNİ ADALETTİR”

“DEVLETİN DİNİ ADALETTİR” Hz. Ömer  (K.Ş)

 

2013 yılında Mısır’da güvenlik güçlerinin müdahalesinde hayatını kaybeden “Esma” için Erdoğan’ın döktüğü gözyaşlarını hatırlayın.

– Peki, Erdoğan katledilen 22 yaşındaki Mahsa Amini için neden tek kelime gözyaşı dökmedi?

Mısır’da darbeci Sisi’ye gösterdiği tepkiyi ve Mısır ile 9 yıldır dondurulan ilişkilerin binde birini Erdoğan neden İranlı mollalar için gösteremedi?

Esma için, “Şehit” dedi ama Mahsa Amini için neden “Şehit” demedi?

Bu nasıl çifte standart? Bu nasıl dünya liderliği?

Erdoğan Birleşmiş Milletler konuşmasında dedi ki;

– “Hiçbir lider attığı adımdan sonra ‘Ben yanlış yaptım’ demez.

Tabii liderler girdikleri bir yoldan geri dönüşleri çok zor olan insanlardır…”

Sen demezsin ama ben derim Erdoğan;

– Egemen Bağış’ta da,

– Mahsa Amini için de yanlış yaptın…

Bitmedi, çünkü senin 20 yıldır yaptığın yanlışları da unutturmayacağız Erdoğan;

İsveç ve Finlandiya’ya NATO kapısını aralamanı bizler şiddetle eleştirince Amerika’da Evren’in Yunanistan hatasını hatırlatıp, “İkinci bir yanlışı tekrarlamayacağız” dedin.

– Ancak Fransa’nın NATO’ya girişine 2009’da kayıtsız şartsız onay verdiğini hatırlamadın.

Haydi, Türkiye’nin Amerika ve Avrupa Birliği üyeleri için daha önce iki kez yazdığım şu şartları hatta daha fazlasını öne sürsene:

– AB’ye tam üyelik, Amerika’dan Fethullah Gülen’in iadesi, F-35 uçaklarımızın alınması ve projeye tekrar dahil edilmemiz, Yunanlıların vatan toprağı 20 Türk adasını tahliye etmesi ve terör verdikleri desteğinin tamamen kesilip teröristlerin Türkiye’ye iadesi…

Gelelim diğer yanlışlarından birkaç örneğe:

– Askerimizin başına çuval geçirilmesine sessiz kalman,

– Kozmik Oda’yı açtırman, devletin gizli bilgilerinin düşman eline geçmesine izin vermen,

– Süleyman Şah türbesini vatan toprağından kaçırman, koruyamaman,

– Sınır ötesi Barış pınarı operasyonunu Başkan Trump adice yazdığı bir mektup ve mal varlığın tehdidiyle nedeniyle durdurman,

– Suriye’nin kuzeyinde sınırımıza komşu terör devleti kurulmasına yol açman,

– Türkiye’yi Suriye batağına sokman,

– 15 Temmuz darbe girişimine mahkum etmen,

– Rus uçağını düşürtmen,

– Ergenekon, Balyoz Askeri Casusluk davaları ile şerefli Türk askerine FETO ve Amerika iş birliği ile kumpas kurulması,

– Rusya’dan S-400’leri NATO’ya aykırı şekilde alman,

– 14 şerefli generali “sözde darbe” gerekçesi ve siyasi baskı ile müebbet hapse mahkum ettirmen,

– ‘Ver papazı al papazı’demene rağmen Trump’ın ikinci tehdidi ile casus Rahip Brunson’u teslim etmen…

Erdoğan görüyorum ki Suriye politikandan da “geri dönüş” yapma niyetindesin.

Geçenlerde Esad ile görüşmeye hazır olduğunun mesajını şöyle verdin:

– “Keşke Esad Özbekistan’a gelseydi, görüşürdüm…”

Türkiye’nin 11 yıl boyunca Suriyeli sığınmacılara milletin parasından 100 milyar dolar harca bugün, “Keşke gelse” dedi… Yemezler…

Bu ifaden Suriye politikası için açıkça şu anlam taşır:

– “Ben yanlış yaptım…”

Ekonomik krizde de “Ekonomistim” diye hata üstüne hata yapıyor ama “geri dönüş” yapmıyorsun.

Bırak artık bu inadım inat siyasetini Erdoğan…

Dış politikada da ekonomide de ipin ucunu kaçırdın Erdoğan…

Türk milleti de bütün bunları görmeli ve bilmeli ki;

– Ucube Tek Adam Rejimi bitmeden, Erdoğan iktidardan gitmeden bu yanlışlar bitmez…

 

Alıntı: Orhan Uğuroğlu

Kas 18

FIKRA

FIKRA

Seçimlerin konuşulduğu bir zamanda adam yolda giderken kıç üstü düşmüş, arkadan gelen bir adam koşup yetişmiş, düşen adamı kaldırmış…

Ve senden bir ricam olacak diye söylemiş: Adam:

-Buyur. Demiş

-Bizim partiye oy verir misiniz?

Adam kalçasını ovuştururken yüzünü buruşturarak:

-Ben düşünce kıçımı yere vurdum, kafamı değil. Demiş

Eski yazılar «